Günlük arşivler: Ekim 22, 2011

| Ötekiler

Kutsal bir amaç için bir araya gelenler, o biraradalığı başkalarına hakaret etmek, zulmetmek, ezmek için kullanırsa önce o kutsala ihanet etmiş olurlar.

Şu son günler yeterince üzücü değilmiş gibi, bir de beni daha da çok sorgulamaya, sorguladıkça da umudumu yitirmeye sevk etti. Yo hayır terörün bitişi, dünya barışı, silahsızlanma, yavru balıkların avlanmaması, nükleerden vageçilmesi, kadın cinayetlerinin son bulması, küçük kızların zorla evlendirilmesinin kökten çözümü konularında değil. İnsanoğlunun “ayrımcı” zihniyetinin asla son bulmayacağı hakkında, asla kendi pencereleri dışında bir pencereden bakamayacağı, yerinden kalkıp da kafasını bile uzatamayacağı konusunda. Yani her sorunun başı konusunda.

Hadi şimdi mesela hepimiz evin, ofisin, okulun penceresinden dışarıda bir şey seçip ona bakalım. Sonra bir kat aşağı inip, bir kat yukarı çıkıp yine bakalım. Eğer bilmediğimiz bir şeyse o, her katta gözümüze farklı görünecek. Onu “bilmek” için, onu anlamak için dışarı çıkıp, yanına gidip, belki dokunup, konuşmamız gerek. Ancak o zaman nereden bakarsak bakalım onu görebiliriz, belki! Mesela bir portakal ne kadar yanlış anlaşılabilir? Oysa o bile 18. kattan mandalina sanılabilir? Ve bir portakalı mandalina diye itham etmek haksızlık!

Başımıza gelen bu felaketten önce bloga bir süre bir şeyler yazamayacağımı bir postla belirtmiştim, akabinde zaten her şey toz duman bir sabaha uyandık. Bazı bloglar keder içerisinde bloglarını ortak belirledikleri bir güne kadar kararttıklarını ve yayın yapmayacaklarını duyurdular. Zarifçe benden de destek istediler, ben de aynı zarafetle bunun bir ayrım yaratacağı endişesinden bahsedip katılamayacağımı belirttim ki zaten onu düşünecek halde de değildim. Haliyle saygı ile karşıladıklarını belirttiler. Ama…Kimisi

“özgür olabilirsiniz ama insan değilsiniz yazık”
“bugun blog derdine kosanlar! kisiliksiz ac insanlar”
“ülke yasta blogger roportajda”
“bunlarin tabutuna kirmizi bayrak serilmez”
“herkes bizim gibi milletini sevemiyor”
“vatan haini”
“bi tane bile twit atmadı Kürtçü bu”

bunlar gözümün önünde görebildiklerimin belki tamamı belki çok azı bilmiyorum, bilmek de istemiyorum çünkü bu kadarı bile fazla. Bunların hiçbiri bana söylenmedi ama yine de beni acıttı. Bu nefret söylemine, bu ayırmaya düşkünlüğe, bu parmakla gösterip çığırtkanlık yapmaya, yargısız infaz merakına sebep nedir?

“Yas”ta bu kadar laf yetiştirme, çemkirme, yas tutmuyorlar diye çetele tutma gücü nereden gelmektedir?

Bir tarafım tüm bu sözlerin yaşanan bu büyük ızdırap yüzünden bir anda ağızlardan kaçıverdiğine inanıyor; bir tarafım ise mağdur edildim, yanlış anlaşıldım demeden önce hızlıca twitleri silip, bir nevi geçmişi temizleyenlerin, yazdıklarını yazmamış gibi yapanların bu birlikteliği sadece içindeki nefreti kusmak için kullandığına inanıyor. Yok yine de ilkine daha çok ihtimal veriyorum, buna ihtiyacım var.

Evet öyle bir günde sezon cartını anlatan kişi seni rahatsız edebilir, sana bu bir vurdumduymazlık gelip kalbini ezip geçebilir, evet ondan nefret de edebilirsin, ama onu taşlatmak üzere işaret edip etmemen medeniyetini gösterir. Takip etmeyi bırakır, hayatından çıkarır, her hangi bir toplulukta dahi yan yana gelmemeye özen gösterir, bunu prensip edinirsin. Şahsen ben bir grubun topluca elem, sansür ya da adaletsizliğe uğradığı günlerde enerjimi onunla ilgili paylaşımlara veriyorum, öyle yapmayanları görünce burkuluyorum ama asla hakaret de etmiyorum, çünkü onun penceresinin özgürlüğü benim penceremin de özgürlüğünün teminatı! Üstelik insan psikolojisi hala sır, kimin neyi kaçış için, neyi unutmak için, neyi hiç sallamadığı için yaptığını bilemeyiz. Biz infaz memuru değiliz.

Kiminin Tanrı, kiminin enerji, kiminin bilinmez bir güç dediği şey bize uçsuz bucaksız topraklar, derin mavi sular, kocaman bir gökyüzü hediye etmişti hem de güzel bir paket içinde. Biz toprakları bitirdik, hep böldük, ötekinin payı daha az bizimki daha çok olsun istedik, gerekmese bile bir güç gösterisi niyetine sulara barajları diktik, kuşları havzalarından ettik, gökleri bizi taşımaya doyamayan uçaklarla deldik, çöpünüzü taşıyamayacağım deyince toprak ana, güldük, hepsini kompresle uzaya, yörüngeye yaşlı ve yorgun demeden aydedenin yanına yerleştirdik. Daha da fazlasını yaptık. Hepsini ama hepsini hayvanların elinden aldık çünkü bize yetmiyordu, mikroorganizmalardan çaldık çünkü yeni virüsler gerekiyordu.

Tüm bu tecavüzümüzün sonucunda bize hiç olmazsa güzel bir yenilik olsun kalmıştı: blogosfer. Çünkü insandık ve bir dünyada “birlikte” yaşamayı da özlüyorduk içten içe.

Kabloların ucunda, kabloların içinden geçen, eskisi kadar güzel olmayan bir dünya vardı ve sadece bir ekrandan ibaretti ama yine de çoooooooooooooooooooooook hem de çok uzun zamandan sonra bize “paylaşmayı”, “paslaşmayı”, “konuşmayı” hatırlattı. Yemek tariflerimizi aldık verdik, şu filme boşuna gitme dedik, aşk acısına merhem olduk, kim neyi arıyorsa “aman bana ne bee” demeden cevapladık, en güzeli de tanımadığımız insanlara her sabah “günaydın” demeye, her akşam “iyi geceler” demeye başladık. Bir sürü birbirinden farklı renkte, farklı ötüşte kuşlar olarak aynı ağacın dallarındayız. Bunu da bölmeyelim, bunu da pay etmeyelim çünkü bu sonsuz, çünkü hepimize kadar var:)

Bu post yoruma kapalı çünkü bu post kim ne düşünüyor diye değil, herkes birbirini düşünsün diye.

[İllüstrasyon: Mary Blair]