alexander-mcqueen-savage-beauty-v22 Temmuz 2018 Cumhuriyet Pazar yazımdan

Bu satırları okuduğunuz sırada pek çok saygın müze ve galeride büyük moda sergileri kapılarını açıyor. Peki moda gerçekten de müze ya da galeri gibi yüksek kültüre adanmış mabetlerde sergilenmeye değer bir şey mi? Ve daha önemlisi, hangi moda, moda tasarımcısı, ev ya da moda ekolünün sergilenmeye değer olduğunun açık bir standardı, bir kural kitabı var mı? Kurasyon bu büyük moda evlerinin ticari bir kuklası olarak mı yapılıyor yoksa bir sanat sergisindeki tüm incelik ve zorunluklar çerçevesinde mi gerçekleşiyor?

Özellikle 2000lerden bu yana müzelerdeki moda sergilerinde görülen bu olağanüstü artış bir bakıma milenyum çağında modanın teknoloji, küreselleşme ve sosyal medya itkisiyle nasıl birkaç moda elitinin tutkusu olmaktan çıkıp herkesin “eğlencesi” haline gelişinin göstergelerinden yalnızca biri. François Colbert’in 1994’de yayınlanan “Marketing Culture and the Arts” kitabında açıkça işaret ettiği gibi moda büyük kazandıran rolüne geçtiği gibi moda eksenindeki her şey –buna sergiler de dahil- birer para mıknatısına dönüştü. Peki ama moda neden tüm dergilerde, ünlülerde, sosyal mecralarda, podyumda, vitrinlerde ve her yerde sergilenip duruyorken müzelerde de sergilenme ihtiyacı duyuyor?

Modanın sergilenebilirliği fikri aslında 1946da ortaya çıkıyor; bugün bile her yılın Mayıs ayında dünya gündemine oturan New York Metropolitan Müzesi Kostüm Enstitüsü yararına yapılan galanın tohumlarının atıldığı yıl. 1937de bağımsız bir mini kostüm müzesi olarak açılan “The Costume Institute” 1946’da Amerikan moda endüstrisinin finansal desteğiyle dünyanın en prestijli müzelerinden Metropolitan Müzesi bünyesine katılıyor ve 1959da kurasyona açık bir bölüm haline dönüştürülüyor. Bu kuratif sergilerin “blockbuster” diye tanımlanan- yani büyük, popüler, binlerce ziyaretçi çeken ve para basan – sergilere dönüşümü ve hatta bu sergilerin standardının belirlenişi ise efsane moda editörü Diana Vreeland’in departmanın başına geçmesiyle başlıyor. Başlangıcında yalnızca tarihi ya da etnik kostümlerin sergilendiği departmanda modanın ve hatta yaşayan bir moda tasarımcısının sergilenebilirliği fikri Vreeland’den çıkıyor.

diana vreeland

Modanın bir sanat biçimi olarak görülüp bir sanat eseri olarak sergilenişi ise seksenlerde ortaya çıkıyor. Dönemin Rei Kawakubo, Issey Miyake, Martin Margiela gibi avangard moda tasarımcıları giyilmesi olanağı olmayan, moda ürünü değil birer sanat nesnesi olarak konumlandırdıkları, günün modasından bağımsız, kıyafetin üretildiği yöntem ve malzemesi ile modern sanat eğilimleri taşıyan ‘kavramsal giysiler’ tasarlamaya başlıyorlar. Saygınlığı dünyaca kabul edilen modern sanat dergileri bu giysilere sayfalarında yer vermeye, modern sanat müzeleri bu koleksiyonları sergilemeye hatta kendi kalıcı koleksiyonlarına eklemeye başlıyor.

1990larda artık Guggenheim, Tate, Victoria & Albert gibi en önemli müzeler geçici ve kalıcı moda sergileri düzenlemeye başlıyorlar. Moda sergilerinin sanat amaçlı değil reklam amaçlı gerçekleştiği eleştirileri ise 2000 yılında Guggenheim’in Armani sergisi ile patlak veriyor. 15 milyon dolar bağışla New York Guggenheim Müzesi’nin en büyük hayırseverlerinden olan Giorgio Armani için müzenin dörtyüz parçalık bir retrospektif düzenlemesi yüksek sanat çevrelerince manidar bulunuyor ve müze bu sergi ile ağır eleştiriliyor. Oysa 15 yıl sonra Londra’da V&A Müzesi, ölümü dünyayı sarsan önemli modacı Alexander McQueen anısına açtığı muazzam sergi ile ise müze tarihinin en fazla ziyaretçisini alması yanında moda evine de danışılarak oluşturulan kurasyonu ile olağanüstü övgü topluyor. Yine Design Museum 2014’deki Christian Louboutin sergisi ile rekor ziyaretçi rakamı açıklıyor. Metropolitan Müzesi ise “Çin: Aynanın İçinden” isimli Çin couturierlerinin kıyafetlerini sergilediği büyüleyen sergiyi iki kez uzatarak rekor bir ziyaretçi sayısına ulaşıyor. Kısacası müzeler ziyaretçi ve otomatikman rekor gelirler elde ediyor.

met through the looking glass

Peki bu normalin çok üzerinde ziyaretçi sayıları, büyük medya yansımaları ve kamu ilgisinin sebebi nedir? Moda tarihçisi Valerie Steele, kamunun moda sergilerine bu kadar ilgi göstermesinin temel sebebinin sanat sergilerinden çok daha kolay anlaşılır olmaları olduğunu söylüyor. “Herkes bir kıyafet hakkında fikri olabileceğini hissediyor, oysa bir resim için bunu hissetmiyorlar.” diye ekliyor. Bunun yanında yüksek moda evlerinin yalnızca belli bir kesime hitap eden büyülü dünyasının sokaktaki insana da ulaşabildiği bu sergilerde insanlar hayranlık duyduğu tasarımcının çizimlerinden, notlarından, taslaklarından ve son ürününden oluşan dünyasına girebilme ayrıcalığını hissediyorlar. V&A Müzesi baş küratörü modanın bir kültür barometresi olarak görülmesi gerektiğini ve bu sebeple müzelerde yer almamasının mümkün olmadığını söylüyor. Moda evleri ise geçmişten bugüne arşivlerinin saygın kurumlarda sergilenişinin modanın bir heves ya da yalnızca bir tüketim aracı değil bir kültür, yaşanmışlık, fedakarlıklarla dolu bir yolculuk olduğunu gösterdiğini ve ziyaretçilerin böylelikle o evi ve yaratıcısını onurlandırdığını düşünüyor.

Moda ve müzeler arasındaki bağ git gide kopamaz hale gelmişken en önemli soru şu: serginin yöneticisi, özellikle de tasarımcı hayatta ise- kim olmalı? Bağımsız bir kuratör, araştırması sonucu objektif fikriyle mi sergiyi oluşturmalı yoksa sergi tasarımcı ve kuratörün birlikte çalışmasının sonucu mu olmalı? Bir evin müdahalesinde hazırlanan bir sergi ne kadar sanat odaklı ve objektif olabilir, evin ticari kaygısı ve bunu reklam kalemi olarak görmesinin önüne geçilebilir mi? Kuratörlerin çoğu serginin mutlaka evden bağımsız, müzenin misyonunu önde tutan, kültür ve sanatın öne çıkacağı biçimde gerçekleşmesinden yana; moda evleri ise tutkuyla bağlı oldukları miraslarının doğru ifade edilememesi endişesinde. Son yıllarda kendi sergilerini kendi düzenlemeye başlayan büyük moda evlerinin bu girişimi belki de yalın bir kibirden daha fazlası.

Moda endüstrisi içine girdiği pek çok şey gibi müze ve sanat galerilerini de bağımlı olduğu sömürü düzeninin bir parçası haline mi getiriyor, yoksa devlet desteği ve bağışları git gide azalan müzeler için bu sergilerden elde edilen astronomik gelirler daha fazla sanat eserini koleksiyonlarına katarak bizlerin de görmesine imkan tanıyacak, kamu yararına dönüştürülebilecek bir fırsat mı? Sanırım bunu sık sık moda sergileri düzenlemeye başlayan müzelerin kalıcı koleksiyonlarını ne kadar zenginleştirebildiklerini gördüğümüzde anlayacağız.



"MODA: SERGİLENMEYE DOYMUYOR" postu İçin hiç yorum yapılmamış..

Siz de bir yorum birakin:)

E-posta hesabınız yayınlanmayacak.

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>


gunaydin pabucu gunaydin pabucu gunaydin pabucu