Kategori arşivi: İnceleme

| Moda Dünyasında Bir Elin Nesi Var İki Elin Sesi Var

Atalarımız boşuna bir elin nesi var, iki elin sesi var buyurmamışlar hanımlar beyler. Alın işte Bonnie ve Clyde, Ediyle Büdü, Tom ve Jerry, Laurel ve Hardy… Bir başlarına kalsalardı eminim bir şeye benzemezlerdi (sözüm Bonnie’den dışarı!).
Moda dünyası da, hem de büyük egoların dan dun çarpıştığı, bencilliğin ayyuka çıktığı karakterine rağmen, bazen tek değil çift olmayı başarabilmiş. Bu yazıda moda dünyasının tasarımcı ikililerine bir bakalım mı?

Önceliği pek çoğunuzun bayıldığı ikiliye vereyim istedim: Domenico DOLCE ve Stefano GABBANA! Sicilya doğumlu Domenico ve Venedik doğumlu Stefano asistan olarak çalışmaya başladıkları stüdyoda tanışır ve bir aşka yelken açarlar, bir yandan da bir marka yaratma işine. 1985de ilk Dolce&Gabbana hazır giyim koleksiyonunu sunduktan hemen sonra hızla büyürler. Aşk bitince iş de biter derler ama 2005de romantik ilişkilerine noktayı koysalar yüzmilyonlarca dolarlık işlerine aynen devam eder hatta sanki daha bile şahane hale gelirler.

Gelelim favorilerimden RODARTE’a. Berkeley mezunu iki kızkardeşin , Kate ve Laura Mulleavy’nin, yarattığı marka moda endüstrisinin de pek çok ünlünün de son dönemdeki gözdesi. Kısa ama parlak geçmişlerine şimdien kült olacağı garanti Black Swan filminin kostümlerini de ekleyerek oldukça konuşuldular. İşbirliğine en açık ikili diyebiliriz, Opening Ceremoy, Gap, Target hepsine de koleksiyon çalıştılar.

Diğer favorim, ki kendileri telaffuz edilemesin diye kasmış olacaklar, PROENZA SCHOULER de müthiş bir ikili! 2002 yılında Jack McCollough ave Lazaro Hernandez tarafından kuruldu. Bu beyler Parsons’da tezleri için işbirliği yapmaya karar veriyorlar, kısacası tezleri bir nevi onların ilk koleksiyonu oluyor, yetmiyor yetmiyor tamamı Barney’s tarafından alınıyor:) Burada ben gözyaşlarına boğulayım müsaadenizle, ne tezler var dünyada böhüüü! İsimlerinin hikayesine gelince, Proenza Lazaro’nun annesinin, Schouler ise Jack’in annesinin kızlık soyadları. Ehhe şimdi bankalarını arasak bütün dünya “annenizin kızlık soyadı” güvenlik sorusunun cevabını biliyor. Büyük düşüncesizlik:p

BADGLEY MISCHKA’nın da bizde yeri ayrı, çünkü annemin düğünümde giydiği elbisesi Badgley’di. Bir zamanlar kırmızı halının vazgeçilmezlerindendi bu ikili de ama son 2-3 yıldır daha “olgun” müşteriler tarafından tercih edilmeye başlandılar. Bu ikili de Parsons’da tanışıyor, Parsons çok zor okul olduğundan olacak:) 1988′de markalarını kuruyor, 1993de de o zamanlar herkesin rüyalarını süsleyen gelinlik koleksiyonlarına başlıyorlar. Kendileri SATC’de Charlotte’un favori tasarımcılarıydı!

VALENTINO gibi bir devi Bay Valentino gibi bir dehadan devralmak, devralırken de devirmemek büyük başarı! Başlarda çok büyük şüpheyle yaklaştığım Maria Grazia Chiuri ve Pier Paolo Piccioli şu anda Valentino evinin baş tasarımcıları ve müthiş başarılı bir ikili. VALENTINO eskisi gibi mi? Hayır. Eskisini aratıyor mu? Hayır! Bu ikili markanın köklerine sadık kalırken inanılmaz bir de gençlik aşısı yaptılar, tasarım yaparak bir isyan gerçekleştirdiler ve çok da başarılı oldular. Fendi’de çalıştıkları 10 yılın sonunda bizzat Bay Valentino tarafından kendilerine VALENTINO mirasına uygun bir aksesuar koleksiyonu çıkarmaları için teklif götürülen bu ikili bir gün evi devralacaklarını acaba hiç düşünmüşler miydi?

PETER PILOTTO belki sadece birinin ismine sahip ama tasarımları iki kişinin elinden çıkıyor: Peter Pilotto ve Christopher de Vos. Onlar da okulda Antwerp’de tanışıp birlikte yola çıkıyorlar. Buradan okul arkadaşlarıma sesleniyorum, biz de varsa yoksa kahve dedikodu ha bir de ya Dungeons&Dragons ya King yaptık cık cık cık:) 2009da en iyi çıkış yapan tasarımcı ödülünü alan ve Kate Bosworth’un gözdesi olan ikilinin baskı ve dene birliktelikleri muhteşem!

Ayılıp bayıldığım PREEN’deki harmoni ise meğer aşkmış! Karı koca Thea Bregazzi ve Justin Thornton etraflarında minik yavruları bu muhteşem tasarımlara imza atıyorlar! Tıpkı uyumlu ve mutlu bir evlilik gibi ikisi de tasarımlara başka başka şeyleri uyumla harmanlayarak katıyorlar. Grafik ve geometrik görünümlere romantik ve feminen bir dokunuşlarıyla iki ayrı kişi bir bütün nasıl olur en güzel şekilde gösteriyor.

Mary-Kate ve Ashley Olsen ROW markalarıyla anne karnından moda dünyasına kadar pek çok alanda ne kadar müthiş bir ikili olduklarını çok genç yaşta kanıtladılar. ROW koleksiyonlarına bakınca onlar için aman ya ünlüler işte tabi yaparlar demek olmaz, gerçekten çok başarılı, farklı ve arzu edilesi! Birbirinin aynası iki kardeşin hem stil hem tasarım anlamında yeni yüzyılın en iyilerinden olduğu kuşkusuz.

Kıskanmayalımm:) Bizim de tasarım ikilimiz var RANA-BERNA CANOK ve tabii ki DICE KAYEK.

DICE KAYEK tasarımcıları Ayşe ve Ece Ege gururlarımızdan olduğu gibi, burya pek uğramasalarda Machka sayesinde bizi de keyiflendirmiyor değiller:) Ece Ege ve Dilara Akay tarafından kurulan ama tasarımın başında Ayşe ve Ece kardeşlerin olduğu DICE KAYEK selektif müşteri kitlesi ve bağımlılık yaratan tasarımlarıyla oldukça başarılı.

RANA-BERNA CANOK kardeşleri ise pek çoğunuz IFW’deki defileleri ile tanıdınız. İki Mimar Sinanlı kızkardeş uzun yıllar ayrı ayrı yerlerde ve zamanlarda çalışşsalar da sonunda 2009da kendi markalarını yarattılar, heykel ve tesktili harmanlayarak Galata showroomlarıyla bizlerle buluşturdular.

Evet hanımlar beyler görüyorsunuz ki öyle kardeşinizle çöpü kim çıkarsın, ekmek almaya kim gitsin, yok efendim izinsiz kıyafetimi niye giydin diye kedileşene kadar tutun işbirliği yapın diye ibret olsun diye yazdım bunları. Ya da üniversite arkadaşınıza bir bakın sadece size atmasyon kahve falı mı bakabiliyor yoksa hummm bir moda markanız olabilir mi ? ;)

Şaka bir yana unuttuklarım varsa had yorumlarınızla siz de ekleyin. Ya da bir düşünün bakalım bir moda markası kuracak olanız kimi seçerdiniz yanınıza:)?

[Kaynak:net-a-porter, wikipedia ve resmi web siteleri]

| Ethel Granger: Dünyanın En İnce Beli, En Acılı Aşkı


Eylül kapakları arasında VOGUE Italia her zamanki gibi öne çıkıyor, belki gördünüz. Kapakta Stella Tennant Steven Meisel tarafından fotoğraflanmış ve “avant-garde”in sert bir görsel tanımı olarak yerini almış. Bir dolu abartılı aksesuarın yanında Tennant’ın belinin inceliğini (ki bir photoshop mucizesi) farketmiş olmalısınız. Bu bel, bu sayı ve bu kapak efsanevi bir isme, Ethel Granger’a ithaf edilmiş. Kendinizi bir obsesyon, bir fetiş ve bir acı hikayesine hazırlayın hanımlar!


Ethel Granger, 12 Aralık 1905′de Chesterton’da sıradan bir kız olarak doğdu. Daha sonra ismi tarihe dünyanın en ince beline sahip olan ve rekoru hala egale edilememiş olan bir kadın olarak geçecekti: 13 inch yani yaklaşık 33 cm.lik bir bel…

Ve bunun sebebi bir erkek, ve aşk, tabii ki!

Ehtel’in kocası Willian isimli bir astronot, modanın kafamızdaki tüm düşünceleri kökünden değiştirebilecek kadar korkunç bir güce olduğunu savunan, bunu her fırsatta dile getiren ve örneğin 1920′lerdeki küçük göğüslü kadınlar trendinin moda yüzünden oluşan korkunç bir şey olduğuna inanan, ama derinde bir yerde aşırı bir ince bel obsesyonu olduğunu ve korseleri bir kenara kaldıran moda endüstrisine bu yüzden düşman olduğunu gizleyen birisi.

Ethel ile tanıştığında o da 20lerin modasına uygun bol elbiseler giyen, kısa saçları olan, küçük küpeler takan naif bir kadın. Birbirlerine aşık olup evlendiklerinde William karısına korseleri ne kadar sevdiğini, ona bir korse takmışken sarılmayı ne çok istediğini söylüyor. Kadınların eskiden daracık korseler ve iri mücevherlerle ne kadar da hoş olduğundan dem vuruyor, ve işte o an Ethel’in “dünyanın en ince bel”ine giden yolculuğu başlıyor…


Bir gün Ethel eşine kendisine sarılmasını söylüyor ve William bir korseye dokunmanın tarifsiz mutluluğunu yaşıyor! William daha sonra Ethel’e yüksek topuklu pabuçlar ve iri küpeler getiriyor, metamorfoz başlıyor.

William, Ethel’e farklı korseler ve korse sıkma yöntemleriyle belinin ölçüsünü küçültebileceklerinden ve bunu denemek istediğinden bahsediyor, ona ne kadar güzel olabileceğini, herkesin ona nasıl gıpta edeceğini anlatıyor ve Ethel için metal korseler dönemi başlıyor. William yine de tatmin olmuyor ve bu sürecin geceleri uyurken korseyi çıkardığı için baltalandığını söyleyip Ethel’i suçluyor. Bunun üzerine Ethel 24 saat evet gece ve gündüz sürekli korse takma dönemine giriyor. Kendi kendine korseyi takıp, çıkarmanın ve bağlamanın çok vakit aldığını, böylesinin çok daha iyi olduğu tesellisin buluyor:( Bunun yanında istekleri bitmeyen fetiş beyimiz Ethel’in her zaman yüksek topuklar hatta 13 cm.lik yüksek topuklar giymesini istiyor ve giydiriyor. Bunu destekli sutyenler, burunda piercing küpeler ve git gide incelen korseler takip ediyor.

Tanıştıkları zaman 61 cm olan beliyle Ethel, son olarak beli 19 inch yani 48 cm olduğunda Will’e hala yetmedi mi ikiye bölüneceğimden korkuyorum dese de maalesef yetmiyor. Ethel Granger hayatını 33 cm.lik beli ile bir sirk soytarısı gibi fotoğraflar vererek, gazetelere çıkarak, dergilere “mucize” diye konuk olarak tamamlıyor.

Hiç bir söyleşisinde ne acı, ne mutsuzlukk, ne ağrıdan söz açmayan; aksine bunu hep mutluluk ve gurula anlatan; hiç bir fotoğrafında hüzün ya da acı izi olmayan Ethel’in “gerçek” hislerini merak ediyorum. Aşkı için hem ruh hem beden olarak başkalaşmak, daracık bi kalıba girmek nasıl bir his?

Ethel’in fetiş kocası, bence moda tarihinin belki de en sert, en acımasız “ikon” yaratıcısı William Arnold Granger, anı kitabında şöyle yazmış:

“Eğer kendi cinsinden diğer üyeleri bir şekilde gölgede bırakabildiyse, bu hiç bir ızdırapla kıyaslanamayacak kadar büyük bir zaferdir”.

Kaynak:wikipedia,ethelgranger.com,vogue italia,fashiongonerogue

| Anarchic:: Franza Sozzani ve Steven Meisel İkilisi

Franca Sozzani, 1988’den bu yana modanın incili denen bir derginin, modanın otobüs dahi beklerken yaşandığı bir ülkedeki edisyonunun patroniçesi: VOGUE Italia’nın. Kreatif vizyonuyla hep farklı bir yerde konumlandırılan, tamamen İtalyanca olmasına rağmen yok satan tek VOGUE’un.

Steven Meisel, sayısız başarılı reklam kampanyası, editöryal ve moda fotoğrafçılığındaki “ilk”lerin yanısıra , 1988’den bu yana VOGUE ITALIA’nın her kapağına istisnasız imzasını atan adam. Aralıksız 24 yıldır heyecan uyandıran, provoke eden, protesto eden, şaşırtan kapaklar.

Sozzani VOGUE Italia’nın başına geçtiğinde bir dergiden çok bir katalogla karşı karşıya olduğunu düşünüyordu, sadece İtalyanların okuduğu ve İtalyan tasarımcıların göründüğü bir katalog. Ve Sozzani, ona uluslararası bir dergi niteliği kazandırmaya karar verdiğinde, İtalyanca pek de yaygın bir dil olmadığından, kelimelere gerek duymadan hikayeler anlatabilecek isimlere ihtiyaç duydu. Editörün sadece moda, stil ve trend değil; dünyayla ilgili, politikayla ilgili, olan bitenle ilgili söylemek istediklerini kelimeler unutulduğunda bile akıllara kazıyacak imajlara. Bu istek VOGUE Italia’yı, dünyanın önde gelen fotoğrafçılarının limitleri zorlamasına, çığır açacak işler çıkarmasına kısacası “uçmasına” izin verdiği bir özel platforma dönüştürdü. Ve Sozzani, pek sık rastlanmayacak yeni bir şey yarattı; politik, provokatif, kimi zaman anarşist duruşu olan mainstream bir “moda” dergisi. VOGUE Italia her zaman doğru kızı, doğru yerde, doğru fotoğrafçıyla en beklenmedik hallerde görüntüledikçe hem konuştu, hem konuşuldu.

İşte tam bu noktada Steven Meisel’ın farklılığı zirve yaptı! Meisel’in sosyal trendlere, politik durumlara, olaylara göre şekillendirip senaryolandırdığı moda editöryalleri Franca Sozzani’nin aradığı duruşa öyle cuk oturuyorduki, Meisel VOGUE Italia’dan kartblanşı kaptı.

Bugün hala bu ikilinin moda dünyasının pırıltılı illüzyonları içinde kimsenin kolay kolay cesaret edemeyeceği işleri insanları bölmeye, bir dolu övgünün yanında bir dolu sövmeye, sansasyon yaratmaya ve en önemlisi de “çok sattır”maya devam ediyor. VOGUE Italia, moda dergisi okurken düşünmek istemeyeceğin şeyleri düşündürmeye, karşılaşmak istemediklerini gözüne sokmaya, unutmaya çalıştıklarını ansızın hatırlatmaya hazır bekliyor. Sozzani, bir gün blogunda dergisini pek tabii bu provokatif kapakların sattırdığını açıkça söylüyor, ve ekliyor, “Bu sebeple VOGUE Italia başka hiç bir şeye benzemiyor, risk almakta herkesten farklı olduğu için.”.

Blogu sayesinde vakıf olduğumuz kişisel görüşlerinde bir çok ünlü fotoğrafçıyı fazla nudist olduğu için teşhirci ve çöplükten farksız bulan, insanların kaba ve çirkin olana düşkünlüklerine anlam veremediğini söyleyen, kişisel stil bloglarını soğuk algınlığı gibi bulaşıcı bir hastalığa(!) benzeten, Jersey Shore’un İtalya’ya gelişini yerden yere vuran, birinde konuk jüri olmasına rağmen televizyonlardaki moda programlarını aşırı sıkıcı bulan bu özünde tutucu bile sayılabilecek İtalyan eliti kadın, söz konusu dergisi olduğunda Steven Meisel’le uçurumun dibine kadar gidip, protestin hakkını verebiliyor.

Özellikle Amerikan politikaları ve Amerika etkisinde oluşan sosyal trendleri objektif altına yatırmayı seven ikili, bir moda dergisinden beklenmeyecek iğnelemeyi yüksek moda markaları, tasarımcı parçaları, topuklu ayakkabılar, paha biçilmez mücevherler arasından yaratıyor. Franca Sozzani , “Amerika’ya her gidiş gelişimde ilhamla doluyorum” derkenki ince alaycılığını Steven Meisel’in karelerine teslim ediyor. Örnekleri mi?

The State of Emergency 11 Eylül’ün 5. yıldönümünde, Bush yönetimin abartılı güvenlik önlemleriyle yarattığı korku toplumu ve polis devletini , terör şüphesiyle zorla arabasından sürüklenen, kafasına silah dayanan, zor kullanarak göz altına alınan, polisten şiddet gören, kelepçelenip tutuklanan, güvenlik sebebiyle havalanında çırılçıplak soyulan, mahrem yerlerine kadar aranan Hillary Rhoda ve Iselin Steiro’lu fotoğraflarla anlattığı editöryal hem sert eleştirileri hem “helal olsun”ları eşit derecede alıyordu. Politik dergiler dahil kimsenin bu derecede kanlı canlı yapamayacağını dünyanın süper gücünün gözüne bir moda dergisi sokuyordu.

Water& Oil Sozzani ve Meisel işbirliği, insanların isyan edip baş kaldırması gerekirken sessiz kaldığı olaylardan bir diğerine, BP’nin Meksika Körfezi’nde yarattığı doğa felaketine ise 2010 Eylül’ünde, yani yine en çok satan ayda, tam 24 sayfasını ayırıyordu. Bir deniz canlısının petrole bulandığı için nefes alamayıp, can çekişerek ölmesi yürekleri sızlatmıyorsa bile Kristin McNemany’nin yani bir insanın petrole bulanmış, nefessiz kalmış, ağlara dolanmış, tüyleri parçalanmış şekilde ölmek üzere olan görüntüsü pekala dikkat çekecekti.

Kristin’in canı candı da ördeğinki patlıcan mıydı? Bir çokları Sozzani’yi böyle bir felaketi couture elbiselerle bir moda dergisine taşıdığı için “büyüleyiciymiş” gibi göstermekle suçlasa da, ince zekadan nasibini almış olanlar onu hümanize ederek okyanusun yaşadığı dramı anlattığı ve elinde dergi konuya kafa yormayanlara bile bir tokat patlattığı için onu tebrik ediyordu.

Makeover Madness Sozzani editörlüğünde Meisel, Linda Evangelista’nın ön planda olduğu, zengin ve güzel kadınların, estetik operasyonlara bağımlılığının, güzelliğin ve gençliğin saplantıya dönüşünün hikayesini yine kanlı gazlı bezler, botoks iğneleri, dayanılmaz acılar içinde görüntülenen, ayağa kalkmakta zorlanan, her tarafları sargılı ve yatıştırıcılarla durabilen modeller aracılığıyla hep yaptıkları gibi –rahatsızlık verecek- şekilde 80 sayfa boyu süren bir fotoğraf çekimiyle anlatıyordu.

“Öncesi”-“Sonrası” görüntüleriyle zenginleşen, estetikte doyum noktası olmadığını ifade eden editöryali bir çoklarının midesi dahi kaldıramamış, tıp birliklerinden ise dergiye olayı abartıyorsunuz tepkileri yağmıştı.

All Black Issue Moda endüstrisinde ayan beyan meydanda olan ırkçılığa en büyük kontratak yine her 10 şovda ancak 1 siyahi model görebildiğinden, siyah modellerin çok nadir kapak olduğundan şikayet eden ve siyah modeller sattırmıyor diyen reklamcılara öfkelenen Franca Sozzani’den geliyordu. Yine Amerika’dan gelen dalganın, Obama’nın başkanlığının katkısını da elbet saklamıyordu. Sadece siyahi modellerin yer aldığı All Black Issue isimli 2008 Temmuz sayısı daha ilk günden tükenip yeni baskılara giriyordu, üstelik siyah modellerin olmadığı reklam kampanyalarının o sayıda %30 daha fazla sayfa talep etme ironisiyle!

Bir zamanlar “ayy ne tatlı oradaki ünlüler, böyle çok cool markete filan kendileri gidiyorlar” dediğimiz ama git gide komik olmaya başlayan Hollywood ünlülerinin casus paparazzi kameralarına en doğal, en çabasız halleriyle güya(!) yakalanıverdiği hallerinden esinlenen Celebrity editöryalinde ise Meisel, elinde Starbucks’ı, yarı çıplak boyfriendi ve pijamaları içinde benzinliğe uğrayan; evli, mutlu çocuklu alışveriş eden; hamile haliyle sigarasından bir fırt çekiveren; yeşilliğini arabasına yerleştiren modelleri “gizlice” görüntülüyordu. Bu editöryal de Amerikancı bir ilham mı veriyor yoksa dalga mı geçiyor ikilemiyle yine çokca konuşuldu.

Aralık 2009’da VOGUE Italia sayfalarını dalga dalga yayılıp bir fenomene dönüşen Twitter modası süsledi! Steven Meisel “Meiselpic” adını verdiği karelerle hayatının her anını görüntüleyip, anında binlerle paylaşmana olanak veren Twitpic’i anlatıyordu; evde, işte, hatta tuvalette! “Galiba domuz gribi oldum, çekime gelemeyeceğim, yolladığım kıyafetleri giyip bana Meiselpicleyin” twitlediği ilk sayfayı Lara, Freja, Gisele ve daha bir çoğunun ardı sıra yollamış gibi yaptığı 20 sayfalık twitpic kareler takip ediyordu. Bir sosyal trend daha, trendler yaratan İtalyan VOGUE’unda yer bulmak için illa podyumda doğmak zorunda olmadığını tüm dünyaya haykırıyordu.

Bu yazı XOXOtheMag Mart sayısında yayımlanmıştır.
Görseller: VOGUE Italia

| Bale ve Modanın Büyük Aşkı

BLACK SWAN filmi daha çekimleri başlarken RODARTE’nin kostümlere imza atacağı haberiyle moda gündeminin ilk sıralarına yerleşmişti. Aslında moda çok uzun yıllardır baleden besleniyor, ilham alıyor; aynı şekilde bale de moda işbirlikleriyle daha da güzelleşiyor. Biraz uzun olacak ama okumayı sevenlere gelsin:), moda ve balenin büyük aşkı…

Oyunculuk, senaryo, kostümler… Bütündeki mükemmelliğin parçaların mükemmelliğiyle nasıl oluştuğunun güzel bir kanıtı BLACK SWAN. RODARTE tasarımcıları Mulleavy kızkardeşler ilk kez bir sinema filmi için kostüm hazırlamalarının yanında ilk kez bale kostümleri tasarlamış oldular. Aşağıda Pas de deux için hazırlanan beyaz kuğu ve kara kuğu, ve kötü büyücünün kostüm eskizlerini görebilirsiniz:) RODARTE tütülere yabancı değil, Sonbahar 2008 koleksiyonlarının ilk yarısı bale esinliydi ve oldukça ses getirmişti.

RODARTE’nin Black Swan işbirliğinden çok önce gelmiş geçmiş (böhüüüü:)) en büyük moda dehalarından ALEXANDER McQUEEN yer yer Kuğu Gölü(*)’nden de ilham aldığı muhteşem bir koleksiyonu podyuma çıkarmış ve nefesleri kesmişti. Hala akıllardan silinmeyen o koleksiyondan muhteşem bir parça aşağıda… Sizce de Kuğu Gölü’nde Odette’in insan formundan yeniden kuğuya dönüştüğü o an değil mi bu elbise?
ALEXANDER McQUEEN bu büyük yeteneğini bir kez bale sanatı için de kullanmıştı. Ünlü bale sanatçısı Sylvie Guillem’in başrolünde olduğu enfes bir modern bale örneği olan “Eonnagata”nın kostümlerini ALEXANDER McQUEEN hazırlamıştı, fotoğrafları aşağıda.

Muhteşem kılıç ve kendo savaş sahnelerinde McQueen kostümleri en az oyun kadar ses getirmişti. Eonnagata’nın tanıtım videosunu buradan izleyebilir ve o hissi yaşayabilirsiniz:)

Bale ve tasarımcı işbirliklerinden biri de daha önce Styleboom’da burada da okuduğunuz CHANEL işbirliğiydi. İngiltere Kraliyet balesi baş balerini Elena Glurdjidze’nin “The Dying Swan” performansı için Lamaire’deki atölyede tam 2500 adet bembeyaz hakiki kuş tüyü kullanılarak bizzat elde hazırlanan kostümü, balerin dünya turnesi boyunca kullanmıştı.

Pek çok tasarımcı ilhamı balede aramış ve koleksiyonlarına yansıtmıştır. DEGAS’nın meşhur balerin tabloları sanki DENNIS BASSO, RODARTE ve VALENTINO’da hayat bulmuş, canlanmış gibi.

Bu yazı hoşunuza gittiyse Ballerina Project‘e mutlaka göz atın:)

Ve tabii pek çok editöryal senaryosunu balede, bale kulislerinde ve balerinlerde buldu. Yukarıda 2008 VOGUE’larından birinde yer alan “Flights of Fancy” editöryalinden bir kare..

Biz kadınların çoğu ise sırf tütü uğruna bir bale kursunun ya kapısından girmiş, ya hayaline kapılmışızdır öyle değil mi?! Modacıların podyumlarda bize iç geçirterek sundukları tütüleri sokağa indirip bizim de hayatımızda bir kez olsun güle oynaya, kimseye aldırmadan tütü giymemizi ise tabii ki Sex & The City’nin Carrie’sine borçluyuz:) Teşekkürler Carrie, özellikle de bu sezon artık bu tütü işine Türkiye’yi bile dahil edebildiği ve bizleri balerin esinli kıyafetlerimizle sokaklara döktüğü için teşekkürler “moda” :)

Aşağıda en sevdiğim “Kuğu Gölü” performanslarından biriyle baş başa bırakıyorum sizi. American Ballet Theatre’in sunduğu balede Angel Corella ve Gillian Murphy dansediyor. Gillian’ın kuğuya dönüş anını canlandırışı muazzam, o adeleler oynadıkça ben kendimi sıkıyorum:)

(*) Kuğu Gölü Peter İlyiç Tchaikovsky’nin bestelediği, ilk temsili 1877
yılında Moskova ‘da yapılan dört perdelik bir eserdir.

| Uzay Zaman "Örgü"sü

Bu sene kalın örgüler öyle moda öyle moda ki her ne kadar güzel memleketim henüz kışı getirmese de ben onlar hakkında yazmadan duramıyorum.

Bir kaç sezondur modada Kuzey Avrupa devrimi iyice alıp başını gitti, ve işte kuzeyin tasarım dehası örgüye de bulaştı. Düne kadar pufur pufur, yumuşacık, sıcacık tanımlamalarıyla yetinen örgüler artık önüne bir de “futurustik” sıfatını aldı! Modada buzul çağı çoktan başladı.

İşe örgü tasarımlarıyla yıldız geçidini çoktaan geçen, bu işin en iyisi, birincisi, kraliçesi ile başlayalım: İsveçli Sandra Backlund örgüden küpler, spiraller, omurgalar yaratıyor. Tasarımları en iyi dergilerin kış sayılarında baş köşeyi alıyor.

Tilda Swinton’ın yukarıdaki pozu geleceğin modasına atfen hazırlanmış bir editoryalden ve Sandra Backlund tasarımı yün elbise gelecekte çoktan yerini aldı bile.

Tamamen el ve makina örgüsüne el işçiliği ve tasarım ustalığıyla verilen akıl almaz formlar, olağanüstü düğümler ve kaotik ilmeklerle Sandra Backlund buzul çağının en moda ismi olacak belli ki:)

Alternatif tasarımlarıyla tanınan Mark Fast ve yine futurustik çizgileriyle adında söz ettiren Loise Goldin gibi daha Avrupa Birliği modacılarının da ortak yönü “örgü” boyutuna geçmeleri.

Örgü oyunlarında geleceğin çizgilerini zorlayan bir diğer isim de Danimarkalı Stine Ladefoged.

Örgü panelleri kullanarak heykelsi, kat oyunları ve kolonlarla bezeli tasarımları muhteşem.

Örgüye umulmadık yorumlar katan bir isim de 2 Ters 1 Düz markasının sahibi İpek Arnas. Onu da takipe kalmanızı öneririm:)

| Dost Başa Mimar Ayağa



Kadınların ayakkabılara düşkünlüğü tartışmasız bir gerçek, bir çok kadın yeni bir çifte karşı koyamıyor, ya da bir ayakkabıcının önünden, içeri şöyle bir uzanmadan geçip gidemiyor! Terimsel olarak elbiseyi tamamlayan bir “aksesuar”dan fazlası olmayan ayakkabı, kadınlar ve hatta erkekler için “kavram”sal olarak çok, çok daha fazlası! Bir aşk ve tutku objesi, bir olmazsa olmaz, bazısına gore bir fetiş unsuru, bir gülü seven dikenine katlanır durumu! Evet ayakkabılar kadınlar için bir şeyleri “ifade” ediyor! Peki ama bu tutku objesine mimarlar nereden ve nasıl ortak oldu!?

İşin “temel”inin önemini çok iyi bilen mimarlar belki de ayakkabıların ayaklar için mini birer yapıdan farksız olduğunu görüp karşı koyamadı! Tasarım ve moda zaten her zaman kol kola gezmeyi sevdi, fakat ayakkabılarda mimarlar arayı çoktan açmaya başladı. Eyvah pabuçlar modacıların elinden gidiyoor!


Ayakkabılara karşı koyamayan en ünlü mimar bu uğurda mimarlığı bile rafa kaldıran Rem D. Koolhaas! CLARKS ayakkabının veliaht prensi Galahad Clark ile UNITED NUDE isimli ayakkabı markasını kurduğunda ağızlar bir karış açık kalmış, ayakkabıda böyle şey görülmedi dedirtmişti. Tamamen mimari fikir ve çizgiler ya da dizayn objelerden esinlenerek yaratılan ayakkabılar bazen ünlü bir Eames ofis sandalyesini, bazen iki yakayı birleştiren bir köprüyü andırmakta, hatta IRIS VAN HERPEN gibi futurustik modacılar koleksiyonlarına ayakkabı tasarlasın diye UNITED NUDEun kapısını aşındırmakta.


2003’ten bu yana ayakkabıda “kült” olabilme başarısına sahip UNITED NUDE’un hikayesi aslında aşk acısıyla başlıyor! Mimar Koolhaas bir kızın kalbini kazanmak için yeteneğini yani mimarlığını kullanmaya karar verdiğinde kendisine hop diye 3 oda 1 salon üstelik pembe panjurlu bir ev inşaa edemeyeceğine gore bari diyor bir ayakkabı inşa edeyim, sonuçta kadınlar için ayakkabılar pembe panjurlu ev kadar keyifli bir hayal… İtirazı olan? Bu romantik niyet Koolhas’a kızın kalbini kazandıramasa da moda dünyasına “Möbius” isimli ayakkabıyı ve ünlü UNITED NUDE’u kazandırıyor. Markanın bu ilk patentli ikonik ayakkabısı meşhur Barcelona koltuktan ilham almış bir sanat eseri, ve Barcelona’dan bile rahat! Söyleyenlerin yalancısıyız.


81 yaşındaki Toronto doğumlu ünlü mimar Frank Gehry, oğlu Alejandro Gehry ile birlikte ünlü Fransız ayakkabı markası J.M. WESTON için özel tasarım botlara imza attığında çocuklar gibi şen olduğunu ifade etmişti; üstelik bu ayakkabılar kendisinin mimari dışında imza attığı ilk ve tek işbirliğiydi! Olağanüstü mimarlardan Zaha Hadid ise her zaman selektif modacılarla çalışmayı tercih eden MELISSA ayakkabılarının sürpriz seçimiydi, Hadid’in ultra modern mimari gustosundan payını alan pabuçlar uzay çağına yaraşır futurustik çizgileriyle moda dünyasından büyük alkış aldı.


80 kuşağının yemeyip içmeyip harçlıklarını çılgınca biriktirerek alabildiği Air Jordan’ların yaratıcısı NIKE tasarımcısı Tinker Hatfield’in 28 yaşına kadar mimar olarak çalıştığını biliyor muydunuz? 25 farklı jenerasyon Air Jordan’a imzasını atmış bu isim de ayakkabı inşasına geçiş yapanlardan.


Tüm bu mimari ayakkabılar konuşulurken, moda tasarımcıları da enselerindeki ürpertiden olacak ayakkabılarda mimari formları tercih etmeye başladı. Nicholas Kirkwood ve BALENCIAGA tasarımlarıyla Nicholas Ghesquire öncülerden, Alexander McQueen her şeyde olduğu gibi bunda da en iyilerden, Marni ve daha niceleri ise cici kız ayakakbılarından mini binacıklara çoktan geçti. Sözün kısası: konsept, kullanışlılık, inovasyon ve yaratıcılık ayakkabıda buluştuğunda karşınıza mutlaka bir mimar çıkıyor… Ve mimarlar ayakkabıda taş taş üstünde bırakmıyor!


[r]

| KAĞIT TAŞ MAKAS! … MODA

Alithia Spuri-Zampetti

Babacığımın benim çok akıllı bir kız olduğuma dair inancı sebebiyle akranlarımdan çok once 1. sınıfı atlaya coşa başla(tıl)dığım ilkokul yıllarımdan doktoranın kör kuyularında geçen günlerime kadar elimden geçen kağıt sayısının haddi hesabı yok ama biriyle bile tuzluktan öte bir tasarım yapmak, yapıp bir de üstüne moda yaratmak aklıma gelmedi! Ben o kağıtları sonsuza giden integraller için heba ederken ALITHIA SPURI-ZAMPETTI isimli öğrenci 2008 yılında Central Saint Martins mezuniyet koleksiyonunda kağıt ve köpükleri kullanarak yaptığı yukarıdaki şaheseri podyuma çıkarıyor, yaratıcılığıyla VALENTINO’da iş sahibi oluyordu.

Esasen giyimde pamuk, yün ve deri esaslı geleneksel tekstil malzemelerinin yanına yeni ve alışılmadık materyaller uzun yıllar once eklenmeye başlandı. 1960’larda daha sonraları PACO RABANNE olarak büyük isim yapacak olan Francisco Rabaneda Cuervo alimünyum ve metal yapraklar kullanarak couture kıyafetler yarattı ve modada yeni bir yüz yıl başlattı. Bu durum moda tasarımcılarına sanatlarını kıyafetler üzerinden çok daha farklı, çok daha sınırsız tasarımlarla anlatma olanağı sundu.

Balenciaga

Henüz 25 yaşındayken moda dünyasını şok edecek bir sürpriz olarak yüzyıllık moda devi BALENCIAGA’nın baş tasarımcısı ve kreatif direktörü olan Nicolas Ghesquière son yıllarda farklı materyalleri yaratıcılığın son noktasında kullanıyor ve bunu oldukça geleneksel bir modaevi altında yapıyor: Sonbahar 2010 için hazırladığı son hazır giyim koleksiyonunda sentetik köpükler, yemek kutuları ve inanmayacaksınız ama bizim kuşağın çocukluğuna gömdüğü formikaları kullanarak hem de oldukça giyilesi kıyafetlere imza attı.

Bunun yanında kimyasal işlemlerden geçirterek deri özelliği kazandırdığı play-doh oyun hamurundan yaptığı yüksek topuklu ayakkabılarıyla olay yarattı! Benim oyun hamurlarıyla koltukları lekelemem sonucu annem de olay yaratmış, ayakkabı olmasa bile en esaslısından bir terlik izi tasarlamıştı anımsıyorum…

Hüseyin Çağlayan

Hazır İstanbul’u ve İstanbul Modern’i şereflendirmişken aykırı materyallerle nasıl kıyafet tasarlanabilir görmek için konunun maestrolarından birini, HÜSEYİN ÇAĞLAYAN’ı ziyaret ettiğinizi umuyorum! Swarovskilerle süslü bir elbiseye gömülen 15 .000 LED ampulün yarattığı dünyanın en ışıltılı kıyafetini, ahşabın once bir sehpaya ardından bir eteğe dönüşümünü, uçak yapımında kullanılan malzemelerle uzaktan kumanda kontrollü bir elbiseyi yakından inceleyin. Unutmayın dokunduklarınız sadece birer kıyafet ama materyaller devrimsel.

Iris van Herpen

Bir diğer “material girl” ise IRIS VAN HERPEN, onu Alexander McQueen’in tahtında görmek istiyorum, çünkü hayalgücü pamukla sınırlı değil: motor kayışı, zincir ve lastikleri dokuyarak yarattığı kıyafetler, altın plakalarla ışıldayan silüetler onun imzası. Asya kökenli modacılar ise bu ligin duayenleri, her biri ayrı birer yazı konusu!

Gareth Pugh

Demir, bronz ve bakır gibi metal malzemeler kumaşla birlikte en sık kullanılan materyaller, peki ya altın? Burada sözünü ettiğim kıyafetin üzerine sallandırdığınız bir kolye vs. değil, kumaşın üzerine desen olarak basılmış saf altın! JASON WU’nun Sonbahar 2010 koleksiyonunda elbiselerin üzerinde görülen altın rengi desenlerin, altın rengi değil bizzat 24 ayar altın olduğunu biliyor muydunuz? Lake kıvamında inceltilerek yine kimyasal yollarla kumaşı yakmadan kıyafetlerin üzerine mürekkep lekeleri gibi basılmış. Simya bu olsa gerek!

Geleneksel tekstil malzemelerine eklenen yeni mateyallerle birlikte moda artık yalnızca tasarımcı, stilist, kalıpçı, terzi değil, bunların yanında kimyager, demirci, elektronikçi, düz kontakçı da barındırır oldu. Kısacası son ütücüye giden yol daha da uzadı:))


[Bu yazı Radikal Tasarım Dergisi Ağustos Sayısı'nda yayınlanmıştır]
Toplam 6 sayfa, 4. sayfa gösteriliyor.123456