Kategori arşivi: İnceleme

| Medeniyet Dediğin Tek Tekeri Kalmış Bisiklet

Evet çok sıcak, herkes de şikayetçi ama işte ben yeterki yaz olsun kavrulsam da farketmez diyenlerdenim, çünkü ,yanında bana hep renk, çiçek, hafiflik, keyif getirmiştir, bir de dersler hafifler evet evet itiraf ediyorum. İşte bisiklet de bunlardan biri, yazın ilk kıpırtılarıyla benim içimdeki bisiklet aşkı büyür büyür kocaman olur, heyhaaaat İstanbul’da hem kokoş kalıp hem bisiklete binmek gibi bir lüks ise maalesef yoktur:/ ODTÜ’yü bu anlamda pek özlüyorum.

Bence milletimin yıllardır korktuğu:) medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar düdük kadar şortuyla, bisikletinin önündeki sepete çantasını ve topuklu pabuçlarını yerleştirip, kulağında mp3′ü sağdan soldan araba çıkar da bana gömer mi diye endişelenmeden, apaçiler olsun, siular olsun vahşilerin saldırgan oklarına maruz kalmadan pedal çevirebilen, bisikletini devirip uzandığı çimlerde kitabını eğer canı isterse “sere serpe”(Türk magazinci ağızları:)) okuyabilen bir kadın! (lütfen “Avrupalı erkelerin %99′u gay ondan bakmıyorlar “klişesiyle gelmeyin bana:)) “Düşersen dizin dirseğin uf olur“la hiç gelmeyin:)

Tasarımcılar “İstanbul’da ilham var ama moda kimliği yok” diyor, dergiciler “ammaaaaaaaaaan siz de kendinizi giyiniyor mu sanıyorsunuz yurtdışındaki street style bloggerların yanından geçemezsiniz” diye stil bloglarına çakıp duruyor(tabi diyenlerin hepsi birer Anna Wintour, birer Franca Sozzani o ayrı:)) ama bence gönlünce bisiklete bile binemeyen kadınlar olarak biz her şeye rağmen bir şeyler başarıyoruz:)

Sonuçta “stil” bir ifade biçimidir ve Türkiye’de İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ yoktur:) Renk renk, desen desen, mini mini, lingerie lingerie giyinelim, bisikletimize, Vespamıza atlayalım da sonra 301. maddeden içeri mi girelim? Aman allah şu yukarıdaki jean şortlu hanım kızın bizim karakollardan birine düştüğünü düşündüm de, içim bir fena oldu!

Sartorialist olsun, Tommy Ton olsun topladığım bisikletli fotoğraflara bakınca GUCCI’nin, HERMES’in, LOUIS VUITTON’un neden iştahla en stylishinden bisikletler tasarladığını anladım:) Çünkü orada bisiklet de bir aksesuar:)) Üstünde rahat olup olmaman en az yüksek ökçeli bir pabucun içinde rahat olup olmaman kadar önemsiz, pedal çevirirken zorlanman küçücük bir portföye para, cep telefonu, kimlik, anahtar tıkıştırma zorluğundan farksız. Yani maksat stil sahibi olunsun:) Stilden ödün vermeden özgürlük sahibi olunsun! Hatta dün şu yazısında Moda Cadısı da en şıkından hayıflanmış:)

Aaah ah Off Ne Giysem Biu’cuğumla yaralı olduğumuz bir de VESPA konusu var kiii, onu hiç açmıyorum, kendisi apayrı bir yazı konusu, yakında inleyen nağmeler eşliğinde onu da yazacağım:)) Ben şimdilik kocacımın Burgman’ında aşağıdaki modda takılıyorum ama gönül ister şöyle ya kırmızı ya fildişisinden , en cicisinden bir Vespa!

Üstelik Vespalar bisikletten daha pratik, çoğu daha stylish, hem de en az bir GUCCI bisiklet değerinde ve üstelik üstünüze halk otobüsünden yanlışlıkla adam inmediği sürece istediğiniz yere hızlıca götürüyor, hepsinden de önemlisi İtalyan! Yetmez mi:)

Dipnot: aşağıda ilk karedeki kadının önünde eğiliyorum!



[Görseller: Sartorialist,Chicycle,Jak&Jil,Trofolo]

| İLK RANDEVU: Ne Giymeli? Ne Giymemeli? Ne Renk Olmalı? Ne Desen Seçmeli?Üstelik Giyecek Hiçbir Şeyiniz YOOOOK!

İlk randevuda ne giymeli soruları bir, üç, beş derken bir dolu olunca, Styleboomerlar da “hadi ilk randevu postu isteriz” diye maile boğunca “tamam” dedim “lafı olmaz:)” ama serde araştırmacılık/ akademisyenlik olunca öyle hop diye yazılamadı, işin içine parametreler girdi, uzadı da uzadı:) Uzamasının sebebi inanın tembellik değil sevgili Styleboomerlar, aksine iflah olmaz detaycılığım! Ben ten rengi, göz rengi, mekan, saat, buluşulacak adamın Türk erkekliği derecesi, hödüklük endeksi(!) gibi bilinmeyen parametrelere dalınca iş içinden çıkılmaz bir hal aldı! Bir de huy işte ben “genelleme”leri oldum olası sevmem, en sevmediğim şey genel olan şeydir, o yüzden herkes için aynı cevaplar bana uymaz. Baktım bu şekilde işin içinden çıkamayacağım ne yapayım soruyu yeniden genelledim, bir de bir kaç yakışıklı kobay buldum finansçısından sanatçısına, extremecisinden seyyahına, sizin için onlara da sordum: ) EVET İLK RANDEVUDA NE GİYMELİ?

Başlamadan belirteyim, bu yazı boyunca Darwin’ciğimin kulaklarını çınlatıp evrim mevzuuna hiç girmeyeceğim hanımlar! Ben girmeyeceğim ama siz aklınızdan çıkarmayın:) O ilk randevuyu yaşayacağınız varlık maalesef henüz sizin gibi aynı anda bir kaç işi birden yapamayan(ya da yapmayı tercih etmeyen), sizin kadar çok konuşamayan, bir sürü kadın dergisini ama sizin okuduklarınızdan epey farklı olanlarını(!) sadece “fotoğraflar”ı için okuyan, ihtiyacı kadar kıyafet alan(hele bu kalem evrim eksiğinin en önemli kanıtı bence:)), içinde Rus geçen bir espriye epeyce ve beraberce “davay davay” diye gülen, üstüne o espriyi değişik versiyonlarda söyleyip yeniden gülen, çok renk, çok kadın, çok laf, çok mağaza, çok çok görünce kafası karışan, modadan tek anladığı Victoria’s Secret defilesi olan bir canlı:) Ondan çok da fazla bir şey beklemeyin:p O yüzden ilk randevuyu kotarmak size düşer:) Belirtmekte fayda var: burada okuyacaklarınız tamamen benim atmasyonum çünkü ben ne profesyonel bir stil danışmanı, ne sosyolog, ne de Güzin ablayım!

İlk randevuda ne giymeli konusu karşınızdaki kişiyi de henüz yeterince tanımadığınız için tabii ki gardrop önünde saatler geçirtebilecek bir soru, ama aslında cevabı çok da basit: LESS IS MORE :) Abartmadan, çoklaştırmadan, gereğinden fazlalaştırmadan giyinmek.

“Ne giymemeli?”den başlayalım. Bu güzide kobaylarımla da vakit geçirince anladımki “trendler” ve “renkler” ilk randevular için risk taşıyor!

Evet son yıllarda artık matchy matchy yani renklerin ve desenlerin aşırı uyumlu olması feci demode ama çoğu erkeğin hassas retinası henüz “unmatchy” kombinlere hazır değil hanımlar! Farklı farklı renkler bir aradayken size konsantre olmasını beklemeyin, o yüzden siz siz olun renkleri çılgınca karıştırmayın, her buluşmada birer doz arttırın olmazsa ama ilk randevuda adamcağıza golden shot yapmayın:) Size en çok yakıştığını düşündüğünüz rengi bulup onun en yumuşak tonunu seçebilirsiniz örneğin.

Trendler de riskli olabilir dedik: örneğin önümüzdeki sezon pötükare moda , siz de modayı takip ettiginizden sezonun enn güzel pötükareli elbisesini giyip gittiniz; VOGUE’a göre, o çok yakın arkadaşınıza göre ve bana göre acayip de güzel ve şık oldunuz, gel gör ki erkek için pötükare dediğin piknik örtüsü , hele bir de “oolum kızlar esprili erkek sever”li bir erkekle buluştuysanız vay halinize:) “seni mutfak masasında görmek isterim muhawhahaua” seklinde etkileyici bir komiklik(!)le karşılaşmanız olası:p

Ya da üzerinizde zımba trendinden enfes bir örnek gururla gittiğiniz randevuda durun durun adamın düşünce balonuna iyice bir bakın: elinde kırbacıyla orada duran siz olmayasınız, üstelik daha ilk buluşmada:)))

O sebeple en iyisi o an moda ya da trend olandansa zamansız stillerden birini seçmeniz. Buluşacağınız yere göre örneğin,

  • Küçük siyah elbise: özellikle bir akşam yemeği randevusu için en doğru seçim, farklılığınızı aksesuarlarınızla gösterebilirsiniz.
  • Dar beyaz gömlek+boot cut jean belki bir de blazer : bir öğle yemeği ya da haftasonu buluşması olacaksa mükemmel seçim
  • Marine renkler/marine kombin : deniz teması hem dingin hem taze bir görünüm verir ve karşısındaki kişiyi de rahatlatır.
  • Pastel renkli monokrom bir kıyafet: size en çok yakışan rengin içinde emin olun çok rahat ve enerjik hissedersiniz tek yapacağınız o rengin en yumuşak/pastel tonunu giymek
Tüm bu seçenekler aksesuarlarla abartmadan renklendirerek ya da farklılaştırarak giyilebilir, böylece “genel”den olmadığınızı “özel” olduğunuzu ya da “farklı” olduğunuzu da hem şık bir şekilde gösterir, hem de örneğin bir dondurma kolyeden güzel bir sohbet çıkarabilirsiniz:)

Bir kaç örneğine bakalım ki bu kombinlerden hemen aşağıdaki kızkardeşime, yukarıdaki bana uğurlu geldi :) Bizim ilk randevularımız bunlara çok benzer kıyafetlerle geçmişti. farklı aksesuar ve ayakkabı seçenekleri yerleştirdim.



Nacizane bir diğer fikrim ilk bulusmada çok dar bir şey giyilmemesi, belki buluşma güzel geciyor, belki yemek yetmedi, belki hadi bi de tatlı yiyelim oldu, hadi bi de kahve içelim oldu, “ah tamam seninle vakit geçirmek çok hoş ama bu beyaz jean bu göbüşü daha fazla tutamayacak” diyecek haliniz yok, o sebeple bence skinny jean ya da skinny pantolon, vücut hatlarını çok ortaya çıkaran saten kıyafetler ilk randevu için riskli! Ama bu çok salaş, çok bol giyinin demek değil:) Eğer dar kostümleri seviyor ve giymek istiyorsanız likralı olanları tercih edin.

Riskli seçimlerden biri de bence çiçek desenli kıyafetler, üstünüzdeki elbisenin çiçekleri 100% ipek bir ERDEM bile olsa bizim erkeklerimize nedense çoğunlukla “basma” olarak görünmekte! Dikkat edin de çocukluğunda ağaçtan meyve yolarken basmada fistan bir teyzenin terlik şaplağına maruz kalmışlığın ya da farklı desende çiçekleri nasılsa temizlikte heba olacağı için acımasızca kombinleyen yardımcı kadının altbenlikte kalmış basmalı silüeti ilk randevunuzu heba etmesin:)

Kıyafet kadar dikkat edilesi bir diğer şey de işin kozmetik kısmı. Çok ağır, çok belirgin ve çok renkli makyajdan kaçının, hani gelin makyajı yapılır ya rüya gibidir, zariftir, varla yok arasıdır ama aslında yüzünüzde bir ton makyaj vardır, işte olay o :) Oje olarak özellikle French ya da standart kırmızı en uygunu.

Bunları konuşmaya bile çok gerek yok o sebeple hızla geçiyorum:

  • Aşırı dekolte en yapılmaması gerekeni! Haddinden fazla mini, haddinden derin V, haddinden fazla sırt hepsi de yanlış. Merak uyandıracak kadarı yeterli.
  • Paspal, aşırı bol ve özensiz kıyafet
  • UGGlar
  • Keyfinizi bozacak yükseklikte, rahatsız topuklular

Gelelim beylerin ilk randevuda ne beklediğine…

S.U.-
Aşırı olmamalı…şık olmalı…çok kaliteli olmalı…Sivri topuklu bantlı ayakkabılar olmamalı…Makyaj az ve kaliteli olmalı…Biaz göğüs dekoltesi olmalı.

B.Ü –
Sadelikten yanayım… Ne kadar az süs-püs, ne kadar az aksesuar ve makyaj, o kadar çok “özgüven” ve “kendiyle barışıklık” demek benim için. Mesela yazın kot üstü beyaz bir t-shirtü ya da şık ferah bir elbiseyi hiçbirşeye değişmem.

A.Ü. –

İlk görüşme çok önemlidir. İki noktadan çok önemlidir. Hem şık olmak, hem mekana uymak hem de partnere uyumlu olmak gerekir. Tabii herşeyden önemlisi çekici olmak şarttır. Buluşmaların bir kahve içimi veya bir öğle yemeğinde gerçekleşecekse kadının iş hayatının içindeki duruşu nedeniyle yırtmacı çok olmayan bir kalem etek giymesi doğrudur. Eteğin boyu ne dize kadar uzanmalı ne de dizin hemen üstünden daha yukarda olmamalıdır. Üzerinde ise yine vücudu saran bir gömlek doğru bir giyim tarzıdır. Eğer basenler geniş değilse gömlegin içerde olması daha oturaklı bir görüntü verir. İnce bir kemer güzel olabilir. Biz erkekler genel olarak fazla renkten hoşlanmayız. Özellikle ilk buluşmada eteğin rengi siyah olması doğrudur, gri tonları insanda umutsuzluk oluşturur. Gömlek de aynı şekilde ana renklerden birinden
seçilmelidir. Makyaj görünmez bir makyaj olmalı, kırmızı allık sürmekten, renkli kalem kullanmaktan kaçınılmalıdır. Saçların düz ve fönlü olması güzeldir. Bu tip bir kıyafetin altına ayakkabı tavsiyesi louboutin rolando veya muadili olabilir. Minimalist, basit ve şık görünmek, güzelliğinizi daha da ortaya çıkaracaktır. Saçlar ise kesinlikle açık olmalıdır. Belki ilk buluşmayla çok ilgili değil ama kakül, babet, düşük belli kot pantolon hiçbir kadına yakışmaz. İlk buluşmada ayak parmaklarınızı gösterecek her türlü ayakkabıdan uzak durunuz. Çok renkli giyinmek erkeğin kafasını karıştırır. O nedenle ana renklerden özellikle beyaz, siyah ve kırmızıdan uzak durulmaması doğru olur. İlk buluşma bir yemekse yemeğini her ne bahane olursa olsun yemeyen bir bayan çok rahatsız edici olur. Tabii ki çok yememek lazımdır ama bunu doğru yemeği seçerek yapmak hatta çok acıktım diyerek yemeği şereflendirmek
erkeğin de rahat etmesini sağlayacaktır.

Adam ayakkabının tipine kadar söyledi hanımlar daha ne olsun:))

A.K.-
Aslında bu işte çok fazla kriter var, kadının vücut yapısına, gidilen yere göre değişir. Tabi şık kaliteli kıyafet kendini belli eder her zaman o yüzden dolabın ve tabi ayakkabı dolabının en üst düzey segmentteki parçaları bir kenara ayrılmalı ve seçim onlar arasından yapılmalı.. seçilmesi gereken kıyafeti etek bluz pantolon diye spesfize edemem ama ne çok cüretkar ne de çok defansif olmalı bence.. Ama vaat etmesi, heyecan uyandırması gerekir. Ben kendi anlayışım içinde kadını az makyajlı severim, manikür pedikürün kalitelisi de vizyon sahibi erkekler tarafından gayet anlaşılabiliyor bunu da ısrarla belirteyim.

T.G.-
Benim icin manikur ve pedikurun önemi çok büyüktür,french ve kaliteli pedikur ile 1-0 onde başlar, öyle bir bluz giymeli ki aşırı olmadan merak uyandırmalı, rahat biyere giderken 15 punto topuklu giyerse iyi olmaz,cok fondöten olmamali,az makyaj,parlak gozler olmalı. Çook bol pantolon olmamalı,hatlarına güveniyor ise hissettirecek birseyler giymeli :)

Ammaan yok bu erkeklerin istekleri ne anlaşılır, ne de biter. Yine de çözen varsa buyursun bu bilgileri güzelce kullansın:) Bana kalırsa “Ne giymeliyim?”in en birinci cevabı ise aslında “Gülümsemenizi giymelisiniz” olmalı! Gülücüklerinizi sakınmayın, onlar işe yaramıyorsa zaten karşınızdaki işe yaramazın tekiymiş demektir. Hıh!

| Bana Çizgi Kahramanını Söyle Sana Stilini Söyleyeyim:)

Hepimizin kendisini özdeşleştirdiği ya da imrendiği, küçük bır kızken TV karşısında seyretmekten ibaretken büyüdüğünde cüzdanında, tshirtünde,arabasının bir yerlerinde ya da içindeki çocukta yaşatmaya devam ettiği çizgı kızları yok mudur? Hani “ayy olsam bu olurdum işte” dediği…(örnek: She-ra, Jessica Rabbit, Lark, Catwoman:)) Bir de “bu resmen benim yahu” dediği…(örnek: Tinkerbell, Ariel, Bianca!, Safinaz:))

Bir kadını ucundan kıyısından etkileyen HER ŞEY tabii ki modayı da etkiliyor. Yıllar yılı çizgi kızlar ve moda her iki yönde birbirini besliyor, aslında podyumlara daha dikkatli bakarsanız işte sizin kız tam da orada!

VALENTINO’nun kırmızı elbisesi ve GILDA’nın küstahlığı, işte size Jessica! Lütfen aşağıdaki paragrafı daha yeni uykudan uyanmış, ya da dokunsan kırılacakmış ses tonuyla okuyunuz, ay beceremem diyenler önce buradaki videodan çalışınız:)

Jessica Rabbit – o bir taş! Güzelliği sadece kusursuz fiziğinde değil, ses tonu, saçının perçemi, rengi, kaşının kalkmasında, bir bacağı ötekinin önüne atmasında yatar. Tıpkı zavallı Roger Rabbit’e yaptığı gibi adamı “kafes”leyiverir:) Güçlü, kararlı, her istediğini alan, dış görünümü yüzünden haksız ithamlarla uğraşmak zorunda kalan bir seks bombasi olsa da derinlerde o da “aşk” kadınıdır, ama bulabilene:) Ne yani güzel olmak suç muuu?! Sarışının seksilik tekelini tuzla buz etmiş bir kızıl ilahedir. Lüksü, gösterisi, ün ve şöhreti sever. Kırmızı tabii ki onun rengidir. Sen şekerim ekrana iyice bir bak, sen Jessica olabilir misin:)

Moda ve çizgi kahramanlar birlikte öyle eğleniyorlarki, her ikisine de sadece klasikler yetmiyor:)) ISAAC MIZRAHI’yi bilmeyen moda düşkünü yoktur sanırım, peki tasarımcının kendi çıkardığı bir çizgi romanı olduğunu biliyor muydunuz?? 1997 yılında yayınlanmaya başlayan süpermodelden süperkahramana dönüşen SANDEE isimli çizgi romanın hem yazarı hem de giydiricisi MIZRAHI:) Vay bee demek imkan olunca Şebnem‘i giydirmekle yetinmeyip böyle kendine çizgi kız yaratabiliyo insan:)) Tasarımcı ilk sayıyı beklerken yaşadığı heyecanı ilk defilesinde bile yaşamadığını söylemiş vaktinde!

Tabii bir de taş devri kadınları var, ah bunlar adamı hasta eder, evlenirken annenizin, annanenizin, halanızın, teyzenizin, hala ve teyze kızlarınızın, evde kalmış kalmamış kuzenlerinizin, büyük büyük teyzenizin kısca sülalaede belli yaş üstü tüm XX’lerin size sıkı sıkı tembihlediği dehşetengiz tavsiye bu ikisinde vuku bulur: kızım evladım kocan eve aç bilaç gelecek, ev temiz, yemekler sıcak, sen de bakımlı ol bakiiim, aman allahhhhhhhhhhhh korusun sakın ha pijama,pofuduk terlik hele makyajsız yüz, yağlı saçla kapıyı açmayasın evinin direğine! Wilma mısınız Betty mi, yoksa sadece gönül isterdi mi:) ?

Wilma Çakmaktaş – İdeal ev kadını, ev işiyle uğraşır, bulaşık yıkar, evi süpürür, alışverişe gider, mutfakta şahanedir koskoca bir dinozor bifteğini en leziz şekilde 5 dk.da pişirir, kocasını her ortamda, her ne yaparsa yapsın destekler, nur topu gibi bir de kızı vardır, ve her zaman ama her zaman saçları topuzlu yapılı, üstü başı şık, makyajı yerindedir:) İdeal dedik! O, boyundan askılı ya da asimetrik omuz modelleri sever, mini ya da diz hizasını tercih eder.
Lila ve beyaz en sevdiği renklerdir. İnciye bayılır.

Betty Moloztaş – Wilma’nın daha genç , daha güzel olanı:) Güzel, kültürlü, sevecen, Wilma kadar dominant degil, onun rengi ise mavi!

Burada bünyeyi komplekse sokmamak adına uzakdoğuluların talihsiz fiziklerinin acısını çıkardıkları anime karakterlere girmeye niyetim yok, kaçını sıralayabilir ya da ı-ıh bu iyi değil diyebilirimki, kusurun Japoncası yok sanırsam. Ama bu anime kahramanlar özellikle son yüzyılda moda dünyasını derinden etkilemiştir, futurustik çizgiler tasarımcıların beyninden podyuma indikçe podyumlar birer manga sayfasına dönüşmüştir. Hal böyleyken bazılarına değinmesem olmaz, GHOST IN THE SHELL efsanesi hem Matrix’e ilham, hem esas kız Major MOTOKO KUSANAGI Trinity’ye referans olmuştur- o bakış, o sıçrayış, o fuck you haller, ağır silah taşırken titremeyen kollar- Ha bir de THIERRY MUGLER’i coşturmuştur! Zaten MUGLER beni kendisine hayran bırakmak için bundan öte bir şey yapmasa da olur.

Motoko Kusanagi – soğuktur, serttir, az konuşur, feci güzeldir. Erkekler onu hem ister hem korkar, onu taşımak zordur. Rahat edeceği genelde tek parça elastik şeyler giyer, onun rengi siyah ya da gece mavisidir. Bol cepli montlar ve beyaz atleti kurtarıcılarıdır. Sert bir kız olabilirsin ama Motoko kadar olabilir misin:)

Bir kaç yıl önce METROPOLITAN MÜZESİ Kostüm Enstitüsü SUPERHEROES:Fashion and Fantasy isimli sergiyle çok konuşulmuştu, bizim çizgı kızların en “kahraman” olanları da orada yerini almıştı, kostüm olarak, tasarımcılara ilham olarak, editöryaller yaratmış olarak… Sergi 8 çizgi kahramanın ana temsilci olduğu 8 bölüme ayrılmıştı ve bu 8 temanın modayı nasıl etkilediği, nasıl ilham verdiği tasarımcılara ait kıyafetlerde görülüyordu: Grafik Vücut(Supergirl gibi), Vatansever Vücut(Wonderwoman gibi), Erkeksi Vücut(She-Hulk gibi), Paradoksal Vücut(Catwoman gibi), Zırhlı Vücut ve Mutant Vücut(X-Men’deki Mystique gibi).

Çizgi kızlar bizi büyüledikleri kadar fotoğrafçıları da büyülüyor, zaten halihazırda masal aleminde deklanşörlemeye bayılan moda fotoğrafçıları pek çok kareleri için çizgi kızlara gidiyor, bi el atıver abla şu fotoğrafa diyor. Örneğin CRAIG McDEAN çizgi kızları pek çok defa kullanan isimlerden biri, görüyorsunuz Coco Rocha yukarıda Küçük Denizkızımız Prenses ARIEL olmuş:)

Ariel – Sevimli ve canayakın ama bir o kadar meraklı ve tatminsiz. Hep daha fazlası,
hep daha ötesi…Verdiği sözlere pek, yok yok hiç sadık değil:) Mecburen pullu payetli,
büstierli giyinse de o aslında pembe bir tuvalet ve kitten heellar giymek istemektedir:)
Körün istediği bir göz allah verdi iki göz: pembe tuvaletin yanında aksesuar olarak
bir de prens gelir! Kediyi öldüren merak, Ariel’a aşkın kapılarını açar.
Siz de onun gibi bir meraklı “taze” misiniz:)

İş süper kız olmaya gelince fiziği diğerlerine göre daha narin ve kadınsı, gücü ise sihirden, büyüden gelen She-Ra özellikle bizim kuşağa He-man oluyosa She-Ra neden olmasın empozesi sonucunda pırtlamış bir karakterdir, güçlü kardeşinin yaptığı herr bir şeyi kadın kısmı olarak yapar, hatta fazlasını, çünkü o bodysuiti, hele o tiarası, kollarında kalın bileklikleriyle stylish stylish savaşır, kaşlarının köşesine kurban She-Ra’nın ruju da assssla çıkmaz! Oysa He-man salaş herifin tekidir!

Kedikadın gibi bir fantazi nasıl modada vuku bulmasın? Hiç bir şey olmasa iç çamaşırı tasarımı olur! Uzun ve çevik gövdeyi saran tulum, gözleri ve dudakları açıkta bırakan bir maske, gece karanlığında simsiyah, bir çift parlak göz, sivri küçük kulaklar ve sürekli yalanlar söyleyen kırmızı rujlu dudaklar:) Yeterince fetiş! Kedi karakteri uysal ya da vahşi her haliyle arzulanan bir karakterse, modacıların işi de kıyafetlerinin arzulanır olması değil midir?

Catwoman- Çevik ve ataktır, üstelik şanslıdır da hep 4 ayak üstüne düşer! Tek ve eşsiz olmayı sever, güç için aşkından bile feragat edebilir, çok ilgiden bunalır, ilgisizlikten öfkelenir, ve evet nankördür. Onun rengi siyah.

Süper kızların süper kostümlerindeki aykırılık, ayrıcalık ve incelik kendini büyük çoğunlukla Couture koleksiyonlarda gösterir, kostüm özelse, couture en özelidir. JEAN PAUL GAULTIER, JOHN GALLIANO, ALEXANDER McQUEEN, NICOLAS GEHESQUIRE, THIERRY MUGLER gibi bir çok tasarımcı couture koleksiyonlarının ilhamlarını çizgi romanların bam boomlu, oops grrrr’lı sayfalarında aramıştır.

Benim kuşağımın zenginliği bana epey sorgulatan çizgi filmlerinden biri de BEVERLY HILLS TEENS‘di, hayır hayır sanmayınki bu sorgulamalarım bana “para saadet getirmiyor“, “mühim olan insanlık” sonuçlarını getirdi, benimki daha ziyade “yaw madem zenginsiniz niye hep aynı kıyafeti, aynı mayoyu giyiyosunuz beee” şeklindeydi, bunun üzerine üye oldukları klubün epey pahalı olduğuna kanaat getirmiştim, beni yenemeyeceksin klüp mantığı diye o zamandan karar vermiştim. Oysa şimdi ben de spor klübüme dökülüyorum, ondan mı acaba giyecek bir şey bulamıyoruuuuuuuuum?

Peki söyleyin bakalım siz hiç dedikodu yapmayan, yardımsever ve sevecen, hep kazanan Lark mısınız, eğer öyleyse çoooooook sıkıcısınız:) Yoksa tüm kusurlarıyla barışmış bir Bianca mı?

Lark- Zengin! Sarışın, iyi kalpli, tevazu sahibi, sempatik, ışıl ışıl ve güzel. Kutsal kitaplarda sıralanan tüm meziyetler onda! Onun rengi kırmızı

Bianca- Zengin! Alçak dağları yaratmış, hoyrat ve despot, sınıf ayrımına inanıyor, gününün çoğunu bakımına ayırıyor, kıskanç, dedikoducu:) Onun rengi koyu pembe ve mor.

Ünlü tasarımcı DIANE VON FURSTENBERG’in idolü, kahramanı, çizgi kızının WONDER WOMAN olduğunu biliyor muydunuz. Benzemiyor da değiller hani! WonderWoman gücünü nereden alıyor bilmem de DvF gücünü parmağındaki o kayadan alıyor sanırsam. O ne beeeeaaaaaa! Tek taş değil Ağrı dağı mübarek.

Wonderwoman– Biraz kaba saba, oldukça atletik ama çok güzeldir, güzelligi simsiyah dalga dalga saçları, okyanus mavisi gözleri ve kalın kaşlarından. Aşırı milliyetçi, fenafillah feministdir, 2si 1arada!. Bayrağı ne renkse onun da favori renkleri odur. Western tarzı sever:)

Doğunun mistik sırları, akıl almaz zenginliği, büyü ve sihir gücü, esmerin güzelliğini temsilen ay yüzlü, renkli gözlü, akça pakça kahramanlara inat Prenses Yasemin ortaya çıkmış, kah yakıcı bir çöl rüzgarı kah çölde vaha olmuştur. [Sonunda bu “kah..kah.. .” kalıbını da kullandım ya yuhhi:) Sırada bşr gün “bilakis” kelimesini kullanmak var:) ]

Prenses Yasemin– yüzeyde çok uysalken özünde dik kafalı ve özgürliğüne düşkün, dayatmalara gelemez! Çoooook zengindir ama bunu pek göstermez, maceraperest ve cesurdur, hayvanseverdir. Büstiyer, şalvar ve altın takılara bayılır, otantik giyinir,favori renkleri su yeşili ve mordur.

Mike Madrid “THE SUPERGIRLS” isimli kitabından çizgi kadınların tarihini ve evrimini 1940′lardan itibaren incelemiş. 40′larda havyarlı, şampanyalı bir partide çılgınca eğlenirken bir imdat çağrısı alır almaz hoppadanak bir maske bir de sembolik kostümle işe yetişir, ve esas kimlikleri nispeten eziktir; sonraları esas kimlikleriyle de aktivist ya da feminist yani kazanan olan, alt kimlikleriyle ise sadece insanların değil Cheetara gibi ormanın, Wonder Woman gibi demokrasi(!)nin imdadına da yetişen süper kızlar ortaya çıkmış.

Faye Valentine- Kült anime güzellerden Faye geçmişi biraz sorunlu, sakar, aşırı güzel, had safhada seksi, kimseyi sallamaz, vurdum duymaz. Kelle avcısı olduğundan gözünü bile kırpmaz:) Sarı onun rengi! Göbeğe güvenince böyle açarsın, dilim dilim sunarsın tabi! Crop bluzlar, tulumlar ve pencereli modeler onun favorisi.

April O’Neill- Acar muhabir, meraklı, konuşkan ve aktivist. Tulumlar ve kargo pantolonlarla her daim göreve hazır, erkekler için hayır vakti yok!

Cheetara- kesinlikle city girl değil! Koşmaya, atlamaya, zıplamaya, avlanmaya bayılır, ekstremci bir kızdır:) Fazlasıyla atletiktir ve spor yapmayan biri onun kalbini asla kazanamaz. Leopar deseni ve kürk detaylar onun favorisi:)

Betty Ross- Hem zeki hem de güzeldir, ömrü labaratuvarlarda araştırma yapmakla geçse de güzelliğinden bişi kaybetmemektedir. Bilime inanır, kanıtlar olmadan asla der, sevdi mi tam sever, koca(!) adamın yükü omuzlarındadır, çok sadıktır, ailesini karşısına alacak kadar!
Beyaz lab önlüğünün altına ne olsa giyer!

MARVEL Comics’in üst düzey yöneticilerinden olan, Captain America’nın yaratıcısı Mark Gruenwald’un eşinin bir “plus size/büyük beden” modeli olduğunu biliyor muydunuz? Gruenwald eşinin çıktığı tüm defileleri en ön sıradan elinde çizim defteriyle izlermiş. Defile sonunda da karakterleri için harika kostümler bulduğunu söylermiş:))

Şu son sezonlarda 70′lerin şık ve rahat, şehirli kadınları yeniden podyumlarda, LOIS LANE Süpermen’in sevgilisi olarak başladığı kariyerini güzelliği, azmi ve çalışkanlığıyla gazeteci LOIS LANE’e dönüştürmüş, kadınları bir erkekle tanınmak, bir erkekle var olmak kıstaslarından kurtarmıştır. Supermen bi yerden sonra artık onun Özer Uçuranıdır:).

Lois Lane- zeki, meraklı, cesur, kariyer odaklı, kendi ayakları üzerinde durabilen bir kadın, aynı zamanda güzeldir de ama o güzelliğiyle değil işleriyle konuşulmayı sevenlerden!
Kalem etek-ceket-gömlek; pantolon-ceket-gömlek sever.
Gri, ekru, siyah sever, arada kırmızılanır:)

Moda çizgi kahramanların ideal vücuduna en uygun platform. Sadece fizik mi? Çizgi kızların değişimleri, kimlik yaratmak için kostüm değiştirmeleri, mükemmelliği tamamlamak için kıayefete önem vermeleri modayla nasıl bağıntılı olduklarına işarettir. Ayrıca çizgi kızlar da tıpkı moda gibi metazmorfozu, değişimi, yenilenmeyi sembolize eder, kendini yeniden yaratabilmeyi, hem beden hem kılık olarak değişebilmeyi.

Betty Boop- Kocaman gözleri, kıvırcık kısa saçlarıyla Parizyen, mağrur ve eğlenceli. Hem çocuksu hem kadınsıdır. Cilve, işve ondan sorulur. Zamansız stilin kraliçesi, küçük siyah elbiseyi Audrey’den sonra en iyi taşıyan, jartiyersiz adım atmayan Boop nice erkeğin kalbini kazanmıştır, her zaman yerine göre giyinir.

Safinaz- ilk bakışta çirkin, uzun ince bir sırık ama neden bilinmez garip bir çekiciligi vardır, öyle ki nereye gitse mutlaka bir adam ona kafayı takar, o da ayrangönüllünün tekidir. Bir erkeğin adını haykırması için ille de başını belaya sokması lazım gelir:) Çizgili giyinmeyi sever, triko düşkünüdür, kırmızı, bordo ve hardal sarısı favori renkleridir.

Bubbles- Kız grubunun içinde diğerlerine nazaran daha sakin, daha duygusal hatta sulugöz olan, grubun tatlısı, sarışın olduğundan 1-0 öndesi, lolitası. Yaşayan her canlıyı seviyor, onlarla konuşuyor, tam bir çevreci! Hobisi bol, resim, paten, davul…

Eh her zaman çizgi kızlar tasarımcıları etkileyecek,ilham verecek diye bir şey yok! Bazen de tasarımcının bir bir çizgi karaktere ilham olabiliyor. THE INCREDIBLES‘ın muhteşem karakteri Edna Mode ünlü mü ünlü, yetenekli mi yetenekli, nev-i şahsına münhasır bir tasarımcıdan REI KAWAKUBO’dan ilham alınarak yaratılmış, nasıııl?

Tinkerbell- hiperaktif, içi içine sığmaz ama aşırı kıskanç! Sevimliliğiyle her istediğini yaptıran. Tinkerbell’in favorileri orman yeşili, toz mavi, lila, straplez ve mikro mini.

Belle- O, soylu kan taşımasa da bir asilzadedir, babacı kızlardandır, okumayı ve kırda yaşamayı seven, kendi halinde, fazlasıyla yardımsever, ama biraz çekingen ve utangaç, ve kusursuz güzelliktedir. Omuzları açık, bol volanlı ve kabarık giyinir, mavi ve civciv sarısı favori renkleridir.

Nancy Callahan- Güzelliğin doruklarında olsa da çocukluk marazlariı yüzünden arızalı, güven vermez, güvenmez bir kadındır. Zaten aşk onun için çocukluk aşkından ibarettir, o derece tutkun ve obsesiftir, digerlerinin hiç ama hiç şansı yoktur! Kendinden büyük erkeklerden hoşlanır. Daracık kotu ve göbeğini açıkta bırakan dar beyaz tshirtü, kovboy çizmeleriyle taşralı bir güzeldir.

Her ne kadar çizgiden değil, sünger ve elyaftan olsa da moda denince stil telaffuz edilince ondan bahsetmemek olmaz! Onu sana bana benzetmek gafletine düşecek değilim:) Çünkü…

Miss Piggy - O bir idol. O bir Marilyn Monroe-Banu Alkan kırması. Alice Cooper’la düet yapmış, Rudolf Nureyev’i çizgiden döndürmüş, Michelle Pfefifer’dan rol çalmış, Marc Jacobs’ı koluna takmış kadın! Onunla boy ölçüşmek hele hele benzemek ne haddimize :)) Büyük ihtimal biz bu satırları okurken o burnunu pudralıyor!

HADİ BAKALIM BU SAYFADA OLSUN OLMASIN SİZİN ÇİZGİ KIZINIZ KİM? SİZ KİMSİNİZ?


[Kaynak: Style, Marvel, Saban Entartainment, Disney Comics, Wikipedia, Eksi Sozluk, Mike Madrid- The Supergirls, Eric Wilson-Why Designers Are Mad About The Comics, Jeremy Estes, Met Museum Online Arhives ]

| Yüksek Yüksek Topuklaraaa

Neredeyse her kadının korkunç büyük aşk yaşadığı ayakkabılar (tanrı karşılıksız kılmasın:) ) özellikle yüksek topuklular STYLEBOOM’un da göz bebeği! İşte bu uzuun yazı da yüksek topuklar bize ne yapıyor, nasıl yapıyor biraz yazmak ama daha da önemlisi beni mutlu eden bu şaheserlere hak ettikleri vakti ayırmak için…

Kadınların ayakkabılara olan düşkünlüğü tartışmasız bir gerçek, bir çok kadın yeni bir çifte karşı koyamıyor, ya da bir ayakkabıcının önünden, içeri şöyle bir uzanmadan, geçip gidemiyor! Ayakkabılar onun gözüne daha yürümeye başladıktan, ilk adımlarını attıktan hemen sonra çarpıyor, hangimiz annemizin ayakkabısını küçük ayaklarımıza geçirdiğimizde büyüdük sanmadık, güzel olduk sanmadık:) Ki bunu oyuncak arabalara, erkeklerle top oynamalara meraklı, “erken doğmasaymış oğlan olacakmış teyzesi”ci bir kız olarak ben bile söylüyorum!

Terimsel olarak elbiseyi tamamlayan bir “aksesuar”dan fazlası olmayan ayakkabı, kadınlar ve hatta erkekler için “kavram”sal olarak çok , çok daha fazlası! Bir aşk ve tutku objesi, bir olmazsa olmaz, bazısına gore bir fetiş unsuru, bir gülü seven dikenine katlanır durumu! Hele hele erkekler için kadın ayakkabısı demek direk “stiletto” demek! Stiletto ise “ince ağızlı keskin bıçak” :)

Kadınlar hareketlerini kısıtlayan, gezecekleri yerleri sınırlayan, ayaklarını kimi zaman parçalayan bu güzelliğe neden karşı koyamıyor, ayakları acı içindeki bir kadının yüzü olabileceği en güzel, en seksi ifadeyi nasıl takınabiliyor? Kadınlar bu acıya neden gönüllü oluyorlar?

Psikolojide kadınların ayak ve bacaklarını belli sinyaller ya da mesajlar vermek için erkeklerden daha sık kullandığı gibi bir durum söz konusuymuş. Benim bacak boyumla anca iki kelime telgraf çekersin, öte sinyal olmaz ama verebilene de helal derim:) Flörtleşirken erkeklerden çok daha iyi kullandıkları vücut diliyle kadınlar bu sebeple içgüdüsel olarak ayaklarını ve bacaklarını daha güzel gösterme eğilimindelermiş. Freud’un yalancısıyım! Demekki ünlü gazeteci-yazar Christopher Morley zamanında haybeden “High heels were invented by a woman who had been kissed on the forehead.” dememiş!

Kadınların ayakkabıya doymazlığına bir cevap da CHRISTIAN LOUBOUTIN’den, ona göre her kadının içinde 5 kadın var: akıllı, ciddi, seksi, kendinden emin ve çılgın. Ve tabii hepsine gore de bir ayakkabı! Yani sevgili beyler bizi alın bi 5le çarpıverin:) , işte dolaptakiler ondan! Ama sebepler bu kadar değil!

1533 senesi yüksek topukların doğum yılı! 15 yaşındaki Catherine de Medici Orleans düküyle evleneceği törende giymek üzere yanında bir çift yüksek topuklu ayakkabıyı Fransa sarayına Floransa’dan getiriyor ve olay kopuyor ! Parisli hanımlar yüksek ökçeleri hemen kucaklıyor taa ki devrime kadar :) Sonrasında yüksek topuklar bir inişte bir çıkışta… 1900ler itibariyle yerini sağlamlaştırıyor ve bir daha hiç tahtından olmuyor!

Cindrella’nın bekaretini metaforladığı söylenen şeffaf cam ayakkabısından, Oz Büyücüsü’nde Dorothy’ye hayal kurmaktan korkmamasını söyleyen kırmızı pırıltılara, Sex And The City’de gücü ve seksapeli simgeleyen milyonluk bebeklere kadar ayakkabı kadınlar için bir şeyleri “ifade” ediyor!

Muhteşem kadın Penelope Cruz oynayacağı kadını tanımak için yönetmenle birlikte önce ayakkabılarına karar verdiğini söylüyor: : “I have never been able to study a new role until, alongside the director, we choose the shoes which the woman we are about to bring to the screen will be wearing. Everything starts down there.” Ayakkabılar artık sadece ayakkabı değil, zaman içinde özellikle popüler kültürle öyle çok anlamlanmışki! Bir tutku, bir bağımlılık, bir hobi, bir ifade, bir otorite bildirimi, bir feminite işareti, bir neşe kaynağı, bir cinsel bağımsızlık göstergesi.

Tom Hanks de Forest Gump’ta “Mama always said you could tell an awful lot about a person by the kind of shoes they wear.” , der, eh anne sözü dinlemek lazım di mi ama! Bir kadın için ayakkabısı, ayakkabısının stili, renkleri, modeli onun hakkında çok şey anlatıyor. Hele hele bu devirde hoş bir çift ayakkabı olmadan bir moda bildirimi, bir stil tebliği yapamıyor kadın! Misal 2 çift spor ayakkabı, bir babet, bir flip flop ve rengarenk silme topuklu ayakkabı dolu olan ayakkabı dolabıma bakan biri bendeniz için “mazoşist” tahlili yapabilir, “sporu sporda yapar toplum için yapmaz:) ” diyebilir, “boyu kısadır aman pardon minyondur bu kesin” diyebilir, ama ayakkabı numaramı asla tahmin edemez! Çünkü beğenmişsem ayağıma girmeyen bi 36yı “neden olmasın” diye, ayağıma büyük gelen bi 38i “aman yazın ayaklar şişiyo caaanım” diye almış olabilirim… Bir de “yazık” der bana, “ne kadar az ayakkabısı var” :)

Herkes gibi rahat olmak, rahat etmek arzusundaki kadın iş ayakkabıya gelince dişini sıkabilir:) Kıyafetine gore ayakkabı değil, ayakkabısına gore kıyafet aramak durumunda kalabilir! İnsanlık hali bu arnavut kaldırımına düşersem bi gün diye her renkten bi de dolgu topuk edinmesi gerekebilir! Zengin fakir, ünlü ünsüz farketmez. Bakınız Keira Knightley ne demiş: ‘I see a pair of shoes I adore, and it doesn’t matter if they have them in my size. I buy them anyway’. Hal hareketleriyle topluma önek olan bu tür ünlüleri çok takdir ediyorum!

Gelelim ayakkabı ekonomisine :) Evet para mutluluk getirmez ama paranın aldığı bir çift neden getirmesin :) Hem bize hem de bu ayakkabı aşkımızdan Amerika’da yılda 17 MİLYAR DOLAR nemalanan sektöre:) ! Hangimiz daha mutluyuz bir an düşündüm de amaaan iki pabuç bir olunca samanlık seyran olur! Bu paranın yarısı ile Birleşmiş Milletler Kalkınma Programında yer alan maddelerden biri gerçekleşebiliyormuş ya da bir uzak ülkenin dış borcu kapanabiliyormuş …

Neyse JIMMY CHOO üzümü yemiş ama bağını da sormuş, neden ayakkabılar diye? Neden eldiven, şapka, şu bu değil de bu denli tutkuyla satın alınan ve hep alınmak istenen ayakkabılar? Sonuçta o kadar para dökülen ayakkabıların tozlu topraklı yollara vurulması, topuğunun tamiri imkansız kırılması, kırmızı kırmızı diye böğürdüğün o tabanlara böykk böcek filan yapışması mümkün! İcabında Imelda Marcos gibi devlet başkanı kocanı hop diye devirdiklerinde yıllarca halkın parasını çalıp çırparak aldığın 2500 küsür ayakkabıyı yaşlı gözlerle ardında bırakıp kaçıkaçıvermen olası?

Sebeplerden birinin tarihte yattığı söyleniyor. Avrupa’da karanlık çağda, geleneksel Anglo-Sakson düğünlerinde baba gelini damada teslim ettiğinde, damat gelinin alnının çatına ayakkabıyla minikçe vururmuş; bu, kadın üzerindeki otoritenin o dakika itibariyle babasından kocasına geçtiğinin göstergesiymiş. (Adama kızınca alnından stilettoyla mıhlamak düşleri filan işte hep tee o zamanlardan bilinçlatımıza kazınmış demekki hanımlar:)) Bu devirde ise kadın otoriteyi kimseye bırakmak istemiyor, pabucu kendi elinde artık, o sebeple ayakkabıya doyamıyor!

Bunun dışında Arap mitolojisinde, Şehrazat masallarında örneğin, rüyasında ayakkabı gören kadının evleneceği müjdeleniyor, bu sebeple kadın binbir geceden bu yana binbir ayakkabı edinmek arzusunda! Yani aslında ayakkabı istediğinizi sanıyorsunuz ama koca istiyorsunuz hanımlar koca:)! Şark kültürü işte herşeyi böyle kocaya bağlayıverir!

Bir diğer tarih göndermeli neden de yüksek topuklu ayakkabıların sınıf göstergesi olması. Yüksek ökçeli ipek ayakkabılar sarayın ve burjuvanın ayacıklarını süslerken çalışan sınıf için pamuklu potinler ya da mokasenlerden fazlası yok. Bu sebeple yüksek topuk hep şaaşayı ve yüksek sınıfı anımsatıyor, haliyle arzulanıyor.

Bir başka sebep ise sosyo- antropolojik, bir çok kültürde güzellik ölçütü değişken, misal bitişik kaş bizde kabul görmezken bir çok kültürde güzellik simgesi, ve fakat görülmüşki hemen hemen tüm kültürlerde farkında olmaksızın ortak bir cazibe, güzellik endeksi var : “leg-to-body-ratio(LBR)” denen bacağın boya oranı! Liverpool Üniversitesi’nden evrimsel sosyal psikolog Viren Swami ispatlamışki hemen tüm kültürlerde uzun LBR çekici kadına tekabül ediyor. Kadının LBRsi iyiyse güzel demek, güvenilir demek, genleri iyi demek oluyor. Bu anlamda yüksek topuklarla içgüdüsel olarak LBRmizi artırıyor, karşı cinse bir nevi “bana ne/ bana ne/ bana ne /beni al/ beni al/ onu almaaa” yapıyoruz! Misal bey beni 1′e 10 diye aldı, evlendim pijamamı giydim 1′e 3 kaldım mı:)

Psikolojik sebeplere geçersek, kadınların iflah olmaz ayakkabı arzusunun altında Freudyenlere gore “erkekle rekabet” yatıyor; yani erkekle boy ölçüşebilecek daha uzun daha güçlü bir görüntü ideali, evrimsel psikologlara gore ise “erkekler için rekabet” ! Yani hemcinsini katakulliye getirip, stilettosu üstünde sağ adım atıp soldan dolanarak daha o davranmadan piyasada bir elin parmaklarını geçmeyen muhteşem erkekler(!)den birini kafakola almak :o Beyler size buradan Mötley Crüe abilerimizle selam durmak isterim : ” it´s how ya makin money/boys call ya/hell on high heels baby/ the way ya walk it talk it/town calls ya/hell on high heels” . Yani dış güzelliğe değil iç güzelliğe önem veriniz:)

Ayrıca The Importance Of Wearing Clothes(Giyinmenin Önemi) kitabını yazan psikolog Lawrence Langner, ayakkabının üremeye kadar yolu var savıyla dudak uçuklatıyor! ( Psikologların da kafası başka şeye çalışmıyor haa :))) İlkel kültürlerde üreme organlarının rahatlıkla sergilenebildiğini belirten Langner, uygar kültürlerde ise giysilerin üreme organlarının simgelerine dönüştüğünü vurguluyor, ayakkabı da kadın üreme organını simgeliyor, yani madem gösteremiyorsun sembolize ediyorsun diyor :p Benim ayakkabıya yaklaşımım bu derece DA VINCI CODE değil hanımlar:) : valla bakıyorum, beğeniyorum, alıyorum, o sırada kafamda şekillenen erkek figürü seksi olmaktan ziyade homur homur homurdanan, ihtiyacın var mıydıki diye soran bir koca ehhe! Ve evet ihtiyacım var!

Araştırmalar göstermiş ki kadınların %93ünün yeni bir çift ayakkabıya ihtiyacı var, bu kadar kadın bir olup yalan söyleyecek değiliz ya , cık cık cık! Market listesi: 6 yumurta, süt(light) , dolmalık biber, yarım kilo kıyma, bir çift Manolo, zeytinyağı….

BETA ayakkabı da kadınların bu tutkusu üzerine bir araştırma yapmış. Araştırmaya katılanların geçmişte en çok zevk aldıkları ayakkabı alışverişi anına dönmeleri istenmiş ve kadınlar bu alışveriş deneyimlerini “tutku”, “takıntı” ve “delirme” (!:)) gibi şiddetli duygularla ifade etmişler. Araştırmalar ayakkabıya duyulan bu tutkunun mümkün olduğunca çok ayakkabıya sahip olma şeklinde doyurulmaya çalışıldığını gösteriyor. Kanada’dan Dr Gad Saad, alışveriş bağımlılığı olanların bağımlılıklarının %90ını ayakkabı alışverişinin oluşturduğunu söylüyor.

İşin fiziksel kısmına gelirsek, yok yok gelmek istemiyorum çünkü hiç iç açıcı değil! Hani yani alkolden fenafillah, sigaradan beter:)

Stilettolara “fuck me shoes” derken mecaz yapmıyorlarmış :) Ayak deformasyonundan, ciddi damar problemlerine, ileri derece varislere, fıtık başlangıçlarına, diz artiritlerine ve kronikleşen sırt ağrılarına kadar hepsi sürekli ve ayakları dinlendirmeden giyilen yüksek topuklar sonucunda kapımızı çalıyorlar. Tabii burkulmalar, yaralar, balonlar gibi anlık rahatsızlıklar da cabası! STİLETTO isimli kitabın yazarı Caroline Cox, “stilettolar için boşuna killer heels demiyoruz” diyor! “ayakkabının çıkış amacı hassas ayak derisini dış etkenlerden korumak ve mobiliteyi daha hızlı ve efektif hale getirmekti, oysa artık ayakkabılar bu işlevini yitirdi” diye devam ediyor. Benim bu anlamda özellikle Galata civarında mobilitemi yitirdiğim doğru KorayCaner’le Une Voguette şahit! Tesbiti beğendim:)

Yüksek topuklar beraberinde paradoksuyla geliyor; onlar ayağı korumak değil ayağa zarar vermek, rahatlatmak yerine rahatsız etmek, harekete yardımcı olmak yerine hareketi kısıtlamak için varlar! Kısacası yüksek topuklar medeniyetin yadırgadığı ve aşağıladığı Çin ayak bağlama tekniğinden daha az eziyetli değil aslında(Çin’de kızlar daha çok küçükken ilk pedikürleri anneleri tarafından yapılır ve ayakları 5-7 cm.lik altın lotus çiçeği boyuna ve kavisine sahip olacak şekilde parmaklar birbirine ve tabana yapıştırılarak bağlanır, böylece ayak zorla bir şekil almış olur ve büyümez, içiniz bulanmasın diye google’laMAMAnız tavsiye olunur)

Tamam ama fiziksel artıları da unutmayalım! Shari Benstock ve Suzanne Ferriss, Footnotes: On Shoes isimli çalışmalarında “Yüksek topuk bacakları olduğundan uzun göstermekte, ayağın kavisini artırarak görüntüyü hoşlaştırmakta ve ayağı olduğundan küçük göstermekte, ayrıca kalçayı yaklaşık %25 oranında kaldırarak (yaaa yaaa yazıyla YÜZDE YİRMİBEŞ hanımlar:)) arkaya kıvrım sağlamakta ve göğsü öne çıkarmakta” imiş! Kısacası “feminen figur”ü hop diye yaratıvermekteymiş!

Fiziksel üstünlük sağlamasının yanında yüksek topuklar hal ve tavrımıza da üstünlük katmakta! Shoes: A Celebration of Pumps, Sandals, Slippers and More kitabının yazarı Linda O’ Keefe yüksek topuklar giyen kadın vücudunun ağırlık merkezinin ister istemez değiştiğini ve öne doğru kaydığını, bu şebeple de yüksek ökçeler üstündeki kadının e eda, o yukarıdan bakış, o “hah-hayyy alçak dağları ben yarattım” bakışıyla saniyenin onda birinde tek ayağı öne atıp, boynu şak diye yana yatırıp, eliyle bele destek vererekten omuzları düzeltip poz verebildiğini söylemiş! Yani dengede kalmak için mecburen havalı bişey oluyorz hanımlar beyler, mecburiyetten! Kendime saygı duyuyorum:) Ru Paul’un da dediği gibi “Şekerim bu saçlar, bu ayakkabılar ve bu tavırla lanet çatıdan bile yukarıdayım!

Bir çok ikinci dalga feminist hareket yüksek topukların erkek dayatması olan ve kadınların hayatını zorlaştıran şeyler olduğunu söylesede yok yok her musibetin kökünü de zavallı çocuklarda aramayalım. Asıl topuklu ayakkabı giyemezsin denirse bana nasıl ultra feminist, anarşist hatta terorist bişi olur çıkarım hayal edemiyorum! Hem öyle her şey erkekler için yapıyoruz sanılmasın, ayakkabılar da bize kalsın :p Kadınlar üzerinde yapılan bir araştırmaya gore her 1000 kadından 920si kendi kazandıkları parayla aldıkları ilk ayakkabıyı unutmazken, ilk öpüştükleri kişinin adını bile hatırlamıyormuş, hıh!

Peki ya erkekler?? Erkekler için bir çift topuklu ayakkabı içindeki kadın neden daha cazip? Neden ellerinin ucunda pıt pıt yürümek zorunda kalan ve bu sebeple 5 dakikalık yolu 25 dakikaya çıkaran, karşıdan karşıya geçerken ekstra sorumluluk getiren, ayh oyh diyen, en sevimli en geniş gülümsemesiyle “sen arabayı al gel ben burada bekleyeyim” diye teklif eden topuklu pabuçları daha çok seviyorlar? Yine Külkedisi’ni örnekleyeceğim ama Cindrella’nın dangalak prensi bile neden kızın gözlerinin taa içine bakıp, onu tanıyıp “sensin Cindy!sensin!” diye nayır nolamaz’lamak yerine koca ülkedeki her kıza illa da bu pabucu giyeceksin diye diretiyor(hem de pudralamadan öyk) Mazallah hasbel kader başka bi kıza uysa onu alacak götürecek demek şatoya!

Sizce yüksek topuklar hızlanan ve zorlaşan hayatla, ve bu zorlaşan hayatta kadınların daha da çok yer almasıyla yok olup gider mi yoksa Darwin’le kol kola bunda da evrimleşir miyiz sevgili hanımlar??

RODARTE şovunda kendi tasarımlarından biri içinde defaten yerlere yapışarak, hepimizin içini acıtan Abbey Lee görüntüsünden sonra NICHOLAS KIRKWOOD pişmanlıktan uyuyamaz olmuş! Röpörtajlarından birinde “yüksek topukların kadınlar için çok riskli olduğunu ve topukların yani riskin gitgide yükseldiğini görüyorum” demiş ve modeller bile zorlanırken ortalama bir kadın(o ne demekse a-aa ortalamaymış prens deddim bağrıma bastım lafa bak sıska! ) bu ayakkabıları nasıl taşırmış! Bu anlamda kendini sorumlu hisseden tasarımcı artık daha giyilebilir ve rahat ayakkabılar tasarlayacağını söylemiş. Eğer bu kittylerin arkasında sen varsan Nicholas bozuşuruz, Victoria Beckham’ı da alır yanıma öyle dalarım sana haa!

Eh ben bu kadar yazdım, gerisini de Billy Joel’e bir de tabii size bırakıyorum. Hanımlar beyler yazın bakalım yüksek topuklar ve ayakkabılar size ne fısıldıyor :)

she cuts you once, she cuts you twice

but still you believe

the wound is so fresh you can taste the blood

but you don’t have strength to leave

you’ve been bought, you’ve been sold

you’ve been locked outside the door

but you stand there pleadin’,

with your insides bleedin’,

’cause you deep down want some more

then she says she wants forgiveness

it’s such a clever masquerade

she’s so good with her stiletto

you don’t even see the blade

[Kaynak: Gregg Hall EzineArticles -NY Daily News Paola Jacobbi-Benstock & Ferriss -Interdisciplinary Perspectives on Gender, Arielle Abeyta, Gus Stadler , Anne Dalke- High Heels: 4 Inches Closer to Heaven Arielle Abeyta –Mintel-High-Heeled-Shoes---A-Style-That-s-Here-To-Stay-YolBoyunca]

NOT: Ayrıca bu yazıyı böyle büyüklü, küçüklü, renkli şukelalı yazmama ilham veren KankaNerdeyimBen‘e teşekkürler!

| 70′LERİN "CHARLIE GIRL"Ü GÜNÜMÜZE IŞINLANDI!

Yukarıdaki reklamda izlediğiniz CHARLIE(1976) isimli hatun sezonun yeni kraliçesi, 70lerden bugüne tüm ışığıyla, rahatlığıyla, kendine güveni ve ikonlaşmış tarzıyla günümüze ışınlandı! Grazia editörünün Charlie nostaljik yazısı öyle hoşuma gitti ki, ben de bu yazıyı ve yeniden kucaklanan Charlie’yi yazmaya karar verdim!

| Madeleine’den Bugüne VIONNET

Son 2 senedir adını yeniden duymaya başladığımız ve bu yıl artık altın günlerinde geri dönüşünü iyiden iyiye hissettiren VIONNET aslında moda dünyasında COCO CHANEL kadar ağırlığı olan ve bir çok yeniliği getiren bir isim.

Moda tarihinde kaşif olarak anılan ünlü coutirer MADELEINE VIONNET markasını 1912 yılında kurmuş fakat Fransa’nın bu değerli ismi 1939 yılında kapanmış hem de 21. yüzyıla kadar! 2006 yılında önce Sophia Kokosalaki, sonra Marc Audibet tarafından hayat öğücüğü verilmeye çalışılan VIONNET maalesef istenileni verememiş ve yeniden kapılarını kapatmış. Ta ki geçen yıl VALENTINO’dan ayrılan Matteo Marzotto sihirli değneğini dokundurana kadar, Marzotto PRADA için çalışan ismi cismi bilinmez bir tasarımcıyı RODOLFO PAGLIALUNGA’yı işin başına getirmiş. Sonbahar/Kış, İlkbahar/Yaz, Resort ve Prefall 2010 koleksiyonlarıyla göz dolduran VIONNET yakında kırmızı halıdan inmeyecek gibi görünüyor.

MADELEINE VIONNET’nin çizgi ve kesimlerine, modaevinin arşivlerine sadık kalarak liberalleştiren Rodolfo Paglialunga her nasıl yapıyorsa eski soluğu, Fransız stilini ve modernizmi çok güzel harmanlıyor. Kısacası “VIONNET is back!”

Biraz da MADELEINE VIONNET’yi konuşalım, çünkü onunla ilgili anlatmaya değer çok şey var. 1975 yılında 99 yaşında ölen Vionnet Fransızların gurur duyduğu isimlerden, moda dünyasının devrimci ruhlarından biri. “The queen of the bias cut” olarak bilinen Vionnet drapelerin; korse, kup ve kontürlerden kurtulmuş ipek ve kreplerin akıp gittiği helenistik elbiselerin kraliçesi.

Ayrıca elinde makas, kumaş ve tahta bir mankenle modaya deneysel yaklaşımı kazandıran, çizimlerden yola çıkmaktansa kumaşı katlayıp, kesip, oynayan ve mimari formları modaya ilk sokan isim. Degaje yakayı ve boyundan bağlı elbiseleri popüler hale getiren ve drapeleriyle kadınlara rahat ama şık elbiseler kazandıran Vionnet’nin o zamanlar için tasarladığı bir çok kıyafet öyle modern ve zamansızki hala giyilebilir.

Madeleine Vionnet’nin devrimleri yalnızca tasarımlarla sınırlı kalmamış üstelik. kadınları yalnızca korselerinden değil toplumun dayattığı kısıtlarından da kurtarma idealindeki Vionnet bir çok ilke imza atmış. Bu tür kanunlar çıkmadan çok çok önce çalışanların sağlık ve refahını artıracak düzenlemer gerçekleştirmiş. Atölyesinde çalışan dikişçi kadınların çalışmak zorunda olduğu tabureler yerine arkalıklı ve kolçaklı koltuklar yaptırtmış; ilk defa olarak atölyesinde çalışanlarının çocukları için bir kreş kurdurmuş, atölyesinde sürekli hazır bir doktor görevlendirmiş ve “ücretli izin” dönemini başlatmış.

Kırmızı halı baka bakmaz VIONNET diyebileceğimiz elbiseleri ağırlamaya başladı bile…Şimdilik en sadık iki ünlüsü Carey Mulligan ve Ginnifer Goodwin.

Bazı ünlü modacıların Vionnet için söyledikleri:

Tom Ford: “Vionnet is, with Chanel and Yves Saint-Laurent, one of the three greatest couturiers of the last century. Her cut inspired generations of couturiers.”

John Galliano: “Among all the couturiers from the 20th century, it is Vionnet who inspires me the most.”

Jean-Paul Gaultier: “Madeleine Vionnet is the symbol of the apogee of haute couture.”

Hubert de Givenchy: Madame Vionnet innovated in a fantastic way. I have always admired the perfection of her work and her grand creativity.”

Karl Lagerfeld: “Everyone, whether the wish or not, is influenced by Vionnet.”

Stella McCartney: “With Chanel and Yves Saint-Laurent, Vionned is the couturier I admire the most.”

Zac Posen: “Madeleine Vionnet created looks that are modern and timeless, even a dress from 1930 gives one the impression it was just created.”

Yohji Yamamoto: “Vionnet was the laboratory of the ‘cut’. I am in search of her shadow.”

Issey Miyake: “I have always considered Vionnet as the greatest, the sole. When I create my models, Vionnet is my principal inspiration.”

[Kaynak:style,wwd,vogue paris,telegraph,wikipedia,justjared]

| Süpermodelin Sonu

Henüz uluslararası tanınırlığı olan bir model çıkaramamış bir ülkenin vatandaşı olsak da zenginin malı züğürdün çenesini yorar misali son zamanlarda pek konuşulan “süpermodellik nereye kayboldu/süpermodel devri bitti mi” konusuna değinmeden edemeyeceğim çünkü süpermodellere bayılır(d)ım!

Stephanie Seymour-Cindy Crawford-Christy Turlington-Tatjana Patitz-Naomi Campbell

Model kelimesinin başına “süper” sıfatını ekleyen hatta bu iki kelimeyi “1″ yaparak moda litratürüne sokan gerçek SÜPER modeller 90larda kaldı, 2000ler artık hızla model tüketme devrine dönüştü-diyor moda endüstrisi. Biz de “aah ah nerde o Lindalar o Cindyler caaanım!” şeklinde iç geçirmiyor değiliz. Yukarıda Herb Ritts’in meşhur karesinde gördüğümüz süpermodelleri o zamanlar hem ayrı ayrı hem de böyle şükür yaradana misali topluca fotoğraflamak da o fotoğraflara bakmak da ayrı bir keyifti. Tamamen kusursuz, mükemmel, kadın gibi(hükümet gibi diyesim geldi:)) kadın, ruhu olan, sağlıklı, enerjik, havalı, alçak dağları yaratmış ve sana bana göre değil istisnasız herkese göre güzel “kadın”lardı onlar. Önce birer genç kızken, büyüdüklerini, lolita seksapelinden olgun seksapele geçtiklerini, gösterişlendiklerini, güçlendiklerini kare kare takip edebildik yıllar içinde, oysa şimdi modellerin çoğu birbirine benzeyen çok güzel çıtır pıtır “kız”lar!

Tabii ki Natalia, Lara, Daria da muhteşem yaratıklar, peki ama nasıl oluyor da çok çok para kazanmalarına rağmen bir zamanlar sokakta istisnasız herkesin “Naomi!”, “Claudia!” diye isimlerini tek tek bildiği modeller kadar tanınır, o derece ilgiye mazhar olamıyorlar, nasıl oluyor da kampanyaları ya da kapakları sıklıkla aktris, şarkıcı ya da sosyetiklere hatta eteğinde bebesi evine çekilmiş olması beklenen 40 küsür yaşlardaki ex-süpermodellere kaptırıyorlar, nasıl oluyor da Paris Hilton ya da Lindsay Lohan’dan aşağıdaki satırlarda ancak konuşulabiliyorlar? Geçenlerde Coşkun Hürsel‘in blogunda gördüğüm şu aşağıdaki VOGUE kapağındaki isimleri saniyenin onda birinde sol baştan sayabildim(tamamen doğal Helena Christensen-Claudia Schiffer-Naomi Campbell-Christy Turlington-Stephanie Seymour), peki ya yukarıdaki Steven Meisel imzalı kapaktaki isimleri kaç kişi sayabiliyor şimdi(photoshop sonrası Liya Kebede, Natalia Vodianova, Anna Jagodzinska, Isabeli Fontana, Lara Stone, Jourdan Dunn, Raquel Zimmerman,Caroline Trentini, Natasha Poly)?

Eskiden herkes için süpermodellerin her yaptığı bir numaralı haberken, dergi kapakları süpermodelleri fotoğraflayabilmek için keşke 1 senede 13-15 ay olsa derken, artık kapaklar çoğunlukla ya Kate Moss ya da celebrity isimlere yer veriyor. Yeni modellerin neleri eksik? Neden onlar “süper” model değil? Yoksa aynı da bazılarımıza mı öyle geliyor? “Bizim zamanımızda domatesler şeker, tavuklar lokum gibiydi” demek gibi bir şey mi “bizim zamanımızda süpermodeller vardı artık yok” demek? Yoksa sadece nostaljinin büyüsüne mi kapılıyoruz?


Cindy Crawford-Tatjana Patitz-Helena Christensen-Linda Evangelista-Claudia Schiffer-Naomi Campbell-Karen Mulder-Stephanie Seymour(Peter Lindbergh) yıllar önce

Anna Wintour’un, Micheal Kors ve Natalia Vodianova ile birlikte Boston’da katıldıkları bir panelde belirttiği üzere 20 yıl önce modellerin olgun ve kadınsı görünmelerine “izin” varken, endüstri artık podyumda 13-14 yaşında olan ya da öyle görünen incecik modelleri tercih ediyor. Wintour’a göre süpermodel kavramının bitiş sebebi bu aşırı genç ve aşırı ince model tiranlığı. Ve daha da önemlisi bu kızların büyümesine izin olmaması! Bence önemli nokta bu, “büyümesini istememek” onların süper olmasına en büyük engel, çünkü 90ların süpermodellerinin büyüyerek geliştirdikleri karakterleri ve tavırları kusursuz fizikleriyle birleştiğinde onları süper yapmıştı. Öyleki bir çoğunun ismini söylediğinizde aklınızda beliren keskin bir imaj var, tüm tavırlarını bakışlarına yansıtabildikleri bi pozla kazınıp kalmışlar.


Stephanie Seymour-Christy Turlington-Linda Evangelista-Claudia Schiffer-Cindy Crawford-Naomi Campbell yıllar sonra:)

Micheal Kors tasarımcı ürünlerini alan çoğunluğun 30 yaş üstü olduğunu ve bu anlamda podyum ve kampanyaların gerçek hayatla kesinlikle örtüşmediğini belirtiyor aynı panelde.
Yeni modelleri temsilen panelde bulunan Natalia Vodianova ise bir çoklarına kıyasla modelliğe oldukça geç yaşta 18inde başladığını ama her zaman yaşının çok çok altında göstermesinin kendisine avantaj sağladığını, yine de modellik kariyeri boyunca inceliğini uçlarda tutabilmek adına anoreksiya gibi ölümcül bir hastalıkla mücadele etmek zorunda kaldığını söylüyor. Stephanie Seymour’a bakıyorum da şimdi, resmen şişman! diyesim geliyor. Ama hayır hem ince hem de çok güzel!


Stephanie Seymour

Anna Wintour modellerin çoğunun ancak çok genç ve haliyle ergenlikteki o über ince silüete sahipken iş yaptığını ve dolgunlaşmaya başladıkça pek çok işten olduklarını, bu sebeple de 90ların süpermodelleri gibi bir kaç jenerasyon boyunca toplum hafızasına isimlerini kazıyacak süre dolmadan işlerinin bittiğini belirtiyor. (Bu arada bu konuyu konuşan isimler de sanki bu aşamaya gelinmiş onların haberi olmamış şimdi de çok şaşırmışlar gibi, VOGUE editörü benim de haberim mi olmadı, New York’ta defileyi eniştem mi yaptı!?)

Son yıllarda yıldızı parlayan ve bize eski silüetleri hatırlatan Lara Stone’un fazla dolgun olduğu için(kadın 34 beden!) onlarca işten olduğunu, “şişman olan kız” diye anıldığı için bunalıma girdiğini ve tam ümitsizliğe kapıldığında isim yapmaya başladığını sayısız röportajından biliyoruz. Natalia Vodianova ve Isabeli Fontana gözbebeğim ama yeni isimler içinde eski süpermodellerdeki kadınsı ve vahşi hava bence sadece Gisele Bündchen ve Daria Werbovy’de var.

Natalia Vodionova-Isabeli Fontana

Daria Werbovy-Gisele Bundchen

Lara Stone

Observer yazarı Emily Nussbaum’un teorisi ise bambaşka; yazar, süpermodel kavramının hem mecazen hem de kelimenin tam anlamıyla çok çok büyüdüğü için gözden düştüğü kanısında. 90′ların süpermodellerinin isimleri esas markanın önüne geçecek kadar güçlü birer marka haline gelince(para da yetişmez olunca:p) sektörde yavaş yavaş modellerde şahısın ön plana çıkmayacağı anonimite trendinin başladığını söylüyor. Hatta yeni modellerin çoğunun eski süpermodellere kıyasla daha az eğitimli olduklarına ve daha fukara ülkelerden geldiklerine dikkat çekiyor. Toplumdaki aşırı tanınırlık ve ilgi kaldıracı olmayınca da haliyle modeller rahatlıkla değiştirilebilir yüzler haline geliyor, tasarımcı gölgede kalmıyor ve o modelden vazgeçti diye marka yıpranmıyor. Oldukça ikna edici bir teori olsa da bu durumda şunu sormadan edemiyorum, markayı gölgeleyecek ya da astronomik paralar dökecek “süperlik”te model istemeyen sektör o zaman neden örneğin Victoria Beckham ya da Beyonce hadi bilemedin Kate Moss’un aşırı tanınırlığı için paraları dökmeyi seçiyor o halde(VBli bir Armani’dense Helena Christensen’in milyon dolara göründüğü bir Armani’ye can feda!)?? Ya da neden son 2 yıldır büyük markalar yeni yüzler yerine yeniden hasretle süpermodelleri kucaklıyor kampanyalarında?


Helena Christensen

Bir diğer sebep de yine tüketmenin dayanılmaz hafifliği olabilir, 90larda olan ne kaldı ki süpermodel kavramı kalsın? On yıllarca aynı kadınları ikonlaştırmak hatta her hangi bir şeyi yıllarca tutmak devri kapanmadı mı, artık herkes hızlıca sıkılmıyor mu zaten elinde olandan ya da hep istediği şeyi elde ettiği anda ondan?

Aşağıda aynı fotoğrafçıdan Peter Lindbergh’den eski ve yeni iki kare var, photoshoptan nasibini alamamış olan ilkinde 90ların süpermodellerinden bazıları:Naomi Campbell, Linda Evangelista, Tatjana Patitz, Christy Turlington ve Cindy Crawford; ikincisinde günümüzden Sasha Pivovarova, Natasha Poly, Catherine McNeil, Lily Donaldson ve Doutzen Kroes. Hangileri daha güzel diye sormak abes, yeni modeller de çok çok güzeller, ama hangileri süper sorusunun cevabı bende çok açık. Peki sizce? Modelliğin “süper”i kayboldu mu?

[Kaynak:wwd,fashionologie,Allston/Brighton,The Observer, ELLE UK]

Toplam 6 sayfa, 5. sayfa gösteriliyor.123456