Kategori arşivi: İnceleme

| Madeleine’den Bugüne VIONNET

Son 2 senedir adını yeniden duymaya başladığımız ve bu yıl artık altın günlerinde geri dönüşünü iyiden iyiye hissettiren VIONNET aslında moda dünyasında COCO CHANEL kadar ağırlığı olan ve bir çok yeniliği getiren bir isim.

Moda tarihinde kaşif olarak anılan ünlü coutirer MADELEINE VIONNET markasını 1912 yılında kurmuş fakat Fransa’nın bu değerli ismi 1939 yılında kapanmış hem de 21. yüzyıla kadar! 2006 yılında önce Sophia Kokosalaki, sonra Marc Audibet tarafından hayat öğücüğü verilmeye çalışılan VIONNET maalesef istenileni verememiş ve yeniden kapılarını kapatmış. Ta ki geçen yıl VALENTINO’dan ayrılan Matteo Marzotto sihirli değneğini dokundurana kadar, Marzotto PRADA için çalışan ismi cismi bilinmez bir tasarımcıyı RODOLFO PAGLIALUNGA’yı işin başına getirmiş. Sonbahar/Kış, İlkbahar/Yaz, Resort ve Prefall 2010 koleksiyonlarıyla göz dolduran VIONNET yakında kırmızı halıdan inmeyecek gibi görünüyor.

MADELEINE VIONNET’nin çizgi ve kesimlerine, modaevinin arşivlerine sadık kalarak liberalleştiren Rodolfo Paglialunga her nasıl yapıyorsa eski soluğu, Fransız stilini ve modernizmi çok güzel harmanlıyor. Kısacası “VIONNET is back!”

Biraz da MADELEINE VIONNET’yi konuşalım, çünkü onunla ilgili anlatmaya değer çok şey var. 1975 yılında 99 yaşında ölen Vionnet Fransızların gurur duyduğu isimlerden, moda dünyasının devrimci ruhlarından biri. “The queen of the bias cut” olarak bilinen Vionnet drapelerin; korse, kup ve kontürlerden kurtulmuş ipek ve kreplerin akıp gittiği helenistik elbiselerin kraliçesi.

Ayrıca elinde makas, kumaş ve tahta bir mankenle modaya deneysel yaklaşımı kazandıran, çizimlerden yola çıkmaktansa kumaşı katlayıp, kesip, oynayan ve mimari formları modaya ilk sokan isim. Degaje yakayı ve boyundan bağlı elbiseleri popüler hale getiren ve drapeleriyle kadınlara rahat ama şık elbiseler kazandıran Vionnet’nin o zamanlar için tasarladığı bir çok kıyafet öyle modern ve zamansızki hala giyilebilir.

Madeleine Vionnet’nin devrimleri yalnızca tasarımlarla sınırlı kalmamış üstelik. kadınları yalnızca korselerinden değil toplumun dayattığı kısıtlarından da kurtarma idealindeki Vionnet bir çok ilke imza atmış. Bu tür kanunlar çıkmadan çok çok önce çalışanların sağlık ve refahını artıracak düzenlemer gerçekleştirmiş. Atölyesinde çalışan dikişçi kadınların çalışmak zorunda olduğu tabureler yerine arkalıklı ve kolçaklı koltuklar yaptırtmış; ilk defa olarak atölyesinde çalışanlarının çocukları için bir kreş kurdurmuş, atölyesinde sürekli hazır bir doktor görevlendirmiş ve “ücretli izin” dönemini başlatmış.

Kırmızı halı baka bakmaz VIONNET diyebileceğimiz elbiseleri ağırlamaya başladı bile…Şimdilik en sadık iki ünlüsü Carey Mulligan ve Ginnifer Goodwin.

Bazı ünlü modacıların Vionnet için söyledikleri:

Tom Ford: “Vionnet is, with Chanel and Yves Saint-Laurent, one of the three greatest couturiers of the last century. Her cut inspired generations of couturiers.”

John Galliano: “Among all the couturiers from the 20th century, it is Vionnet who inspires me the most.”

Jean-Paul Gaultier: “Madeleine Vionnet is the symbol of the apogee of haute couture.”

Hubert de Givenchy: Madame Vionnet innovated in a fantastic way. I have always admired the perfection of her work and her grand creativity.”

Karl Lagerfeld: “Everyone, whether the wish or not, is influenced by Vionnet.”

Stella McCartney: “With Chanel and Yves Saint-Laurent, Vionned is the couturier I admire the most.”

Zac Posen: “Madeleine Vionnet created looks that are modern and timeless, even a dress from 1930 gives one the impression it was just created.”

Yohji Yamamoto: “Vionnet was the laboratory of the ‘cut’. I am in search of her shadow.”

Issey Miyake: “I have always considered Vionnet as the greatest, the sole. When I create my models, Vionnet is my principal inspiration.”

[Kaynak:style,wwd,vogue paris,telegraph,wikipedia,justjared]

| Süpermodelin Sonu

Henüz uluslararası tanınırlığı olan bir model çıkaramamış bir ülkenin vatandaşı olsak da zenginin malı züğürdün çenesini yorar misali son zamanlarda pek konuşulan “süpermodellik nereye kayboldu/süpermodel devri bitti mi” konusuna değinmeden edemeyeceğim çünkü süpermodellere bayılır(d)ım!

Stephanie Seymour-Cindy Crawford-Christy Turlington-Tatjana Patitz-Naomi Campbell

Model kelimesinin başına “süper” sıfatını ekleyen hatta bu iki kelimeyi “1″ yaparak moda litratürüne sokan gerçek SÜPER modeller 90larda kaldı, 2000ler artık hızla model tüketme devrine dönüştü-diyor moda endüstrisi. Biz de “aah ah nerde o Lindalar o Cindyler caaanım!” şeklinde iç geçirmiyor değiliz. Yukarıda Herb Ritts’in meşhur karesinde gördüğümüz süpermodelleri o zamanlar hem ayrı ayrı hem de böyle şükür yaradana misali topluca fotoğraflamak da o fotoğraflara bakmak da ayrı bir keyifti. Tamamen kusursuz, mükemmel, kadın gibi(hükümet gibi diyesim geldi:)) kadın, ruhu olan, sağlıklı, enerjik, havalı, alçak dağları yaratmış ve sana bana göre değil istisnasız herkese göre güzel “kadın”lardı onlar. Önce birer genç kızken, büyüdüklerini, lolita seksapelinden olgun seksapele geçtiklerini, gösterişlendiklerini, güçlendiklerini kare kare takip edebildik yıllar içinde, oysa şimdi modellerin çoğu birbirine benzeyen çok güzel çıtır pıtır “kız”lar!

Tabii ki Natalia, Lara, Daria da muhteşem yaratıklar, peki ama nasıl oluyor da çok çok para kazanmalarına rağmen bir zamanlar sokakta istisnasız herkesin “Naomi!”, “Claudia!” diye isimlerini tek tek bildiği modeller kadar tanınır, o derece ilgiye mazhar olamıyorlar, nasıl oluyor da kampanyaları ya da kapakları sıklıkla aktris, şarkıcı ya da sosyetiklere hatta eteğinde bebesi evine çekilmiş olması beklenen 40 küsür yaşlardaki ex-süpermodellere kaptırıyorlar, nasıl oluyor da Paris Hilton ya da Lindsay Lohan’dan aşağıdaki satırlarda ancak konuşulabiliyorlar? Geçenlerde Coşkun Hürsel‘in blogunda gördüğüm şu aşağıdaki VOGUE kapağındaki isimleri saniyenin onda birinde sol baştan sayabildim(tamamen doğal Helena Christensen-Claudia Schiffer-Naomi Campbell-Christy Turlington-Stephanie Seymour), peki ya yukarıdaki Steven Meisel imzalı kapaktaki isimleri kaç kişi sayabiliyor şimdi(photoshop sonrası Liya Kebede, Natalia Vodianova, Anna Jagodzinska, Isabeli Fontana, Lara Stone, Jourdan Dunn, Raquel Zimmerman,Caroline Trentini, Natasha Poly)?

Eskiden herkes için süpermodellerin her yaptığı bir numaralı haberken, dergi kapakları süpermodelleri fotoğraflayabilmek için keşke 1 senede 13-15 ay olsa derken, artık kapaklar çoğunlukla ya Kate Moss ya da celebrity isimlere yer veriyor. Yeni modellerin neleri eksik? Neden onlar “süper” model değil? Yoksa aynı da bazılarımıza mı öyle geliyor? “Bizim zamanımızda domatesler şeker, tavuklar lokum gibiydi” demek gibi bir şey mi “bizim zamanımızda süpermodeller vardı artık yok” demek? Yoksa sadece nostaljinin büyüsüne mi kapılıyoruz?


Cindy Crawford-Tatjana Patitz-Helena Christensen-Linda Evangelista-Claudia Schiffer-Naomi Campbell-Karen Mulder-Stephanie Seymour(Peter Lindbergh) yıllar önce

Anna Wintour’un, Micheal Kors ve Natalia Vodianova ile birlikte Boston’da katıldıkları bir panelde belirttiği üzere 20 yıl önce modellerin olgun ve kadınsı görünmelerine “izin” varken, endüstri artık podyumda 13-14 yaşında olan ya da öyle görünen incecik modelleri tercih ediyor. Wintour’a göre süpermodel kavramının bitiş sebebi bu aşırı genç ve aşırı ince model tiranlığı. Ve daha da önemlisi bu kızların büyümesine izin olmaması! Bence önemli nokta bu, “büyümesini istememek” onların süper olmasına en büyük engel, çünkü 90ların süpermodellerinin büyüyerek geliştirdikleri karakterleri ve tavırları kusursuz fizikleriyle birleştiğinde onları süper yapmıştı. Öyleki bir çoğunun ismini söylediğinizde aklınızda beliren keskin bir imaj var, tüm tavırlarını bakışlarına yansıtabildikleri bi pozla kazınıp kalmışlar.


Stephanie Seymour-Christy Turlington-Linda Evangelista-Claudia Schiffer-Cindy Crawford-Naomi Campbell yıllar sonra:)

Micheal Kors tasarımcı ürünlerini alan çoğunluğun 30 yaş üstü olduğunu ve bu anlamda podyum ve kampanyaların gerçek hayatla kesinlikle örtüşmediğini belirtiyor aynı panelde.
Yeni modelleri temsilen panelde bulunan Natalia Vodianova ise bir çoklarına kıyasla modelliğe oldukça geç yaşta 18inde başladığını ama her zaman yaşının çok çok altında göstermesinin kendisine avantaj sağladığını, yine de modellik kariyeri boyunca inceliğini uçlarda tutabilmek adına anoreksiya gibi ölümcül bir hastalıkla mücadele etmek zorunda kaldığını söylüyor. Stephanie Seymour’a bakıyorum da şimdi, resmen şişman! diyesim geliyor. Ama hayır hem ince hem de çok güzel!


Stephanie Seymour

Anna Wintour modellerin çoğunun ancak çok genç ve haliyle ergenlikteki o über ince silüete sahipken iş yaptığını ve dolgunlaşmaya başladıkça pek çok işten olduklarını, bu sebeple de 90ların süpermodelleri gibi bir kaç jenerasyon boyunca toplum hafızasına isimlerini kazıyacak süre dolmadan işlerinin bittiğini belirtiyor. (Bu arada bu konuyu konuşan isimler de sanki bu aşamaya gelinmiş onların haberi olmamış şimdi de çok şaşırmışlar gibi, VOGUE editörü benim de haberim mi olmadı, New York’ta defileyi eniştem mi yaptı!?)

Son yıllarda yıldızı parlayan ve bize eski silüetleri hatırlatan Lara Stone’un fazla dolgun olduğu için(kadın 34 beden!) onlarca işten olduğunu, “şişman olan kız” diye anıldığı için bunalıma girdiğini ve tam ümitsizliğe kapıldığında isim yapmaya başladığını sayısız röportajından biliyoruz. Natalia Vodianova ve Isabeli Fontana gözbebeğim ama yeni isimler içinde eski süpermodellerdeki kadınsı ve vahşi hava bence sadece Gisele Bündchen ve Daria Werbovy’de var.

Natalia Vodionova-Isabeli Fontana

Daria Werbovy-Gisele Bundchen

Lara Stone

Observer yazarı Emily Nussbaum’un teorisi ise bambaşka; yazar, süpermodel kavramının hem mecazen hem de kelimenin tam anlamıyla çok çok büyüdüğü için gözden düştüğü kanısında. 90′ların süpermodellerinin isimleri esas markanın önüne geçecek kadar güçlü birer marka haline gelince(para da yetişmez olunca:p) sektörde yavaş yavaş modellerde şahısın ön plana çıkmayacağı anonimite trendinin başladığını söylüyor. Hatta yeni modellerin çoğunun eski süpermodellere kıyasla daha az eğitimli olduklarına ve daha fukara ülkelerden geldiklerine dikkat çekiyor. Toplumdaki aşırı tanınırlık ve ilgi kaldıracı olmayınca da haliyle modeller rahatlıkla değiştirilebilir yüzler haline geliyor, tasarımcı gölgede kalmıyor ve o modelden vazgeçti diye marka yıpranmıyor. Oldukça ikna edici bir teori olsa da bu durumda şunu sormadan edemiyorum, markayı gölgeleyecek ya da astronomik paralar dökecek “süperlik”te model istemeyen sektör o zaman neden örneğin Victoria Beckham ya da Beyonce hadi bilemedin Kate Moss’un aşırı tanınırlığı için paraları dökmeyi seçiyor o halde(VBli bir Armani’dense Helena Christensen’in milyon dolara göründüğü bir Armani’ye can feda!)?? Ya da neden son 2 yıldır büyük markalar yeni yüzler yerine yeniden hasretle süpermodelleri kucaklıyor kampanyalarında?


Helena Christensen

Bir diğer sebep de yine tüketmenin dayanılmaz hafifliği olabilir, 90larda olan ne kaldı ki süpermodel kavramı kalsın? On yıllarca aynı kadınları ikonlaştırmak hatta her hangi bir şeyi yıllarca tutmak devri kapanmadı mı, artık herkes hızlıca sıkılmıyor mu zaten elinde olandan ya da hep istediği şeyi elde ettiği anda ondan?

Aşağıda aynı fotoğrafçıdan Peter Lindbergh’den eski ve yeni iki kare var, photoshoptan nasibini alamamış olan ilkinde 90ların süpermodellerinden bazıları:Naomi Campbell, Linda Evangelista, Tatjana Patitz, Christy Turlington ve Cindy Crawford; ikincisinde günümüzden Sasha Pivovarova, Natasha Poly, Catherine McNeil, Lily Donaldson ve Doutzen Kroes. Hangileri daha güzel diye sormak abes, yeni modeller de çok çok güzeller, ama hangileri süper sorusunun cevabı bende çok açık. Peki sizce? Modelliğin “süper”i kayboldu mu?

[Kaynak:wwd,fashionologie,Allston/Brighton,The Observer, ELLE UK]

| Ölsem de Giymem! Ya Siz?

For English, please click

Nev-i şahsına münhasır Lady Gaga ilginç hatta deneysel sayılabilecek kıyafetleriyle her zaman kendinden söz ettirdiği gibi, hem manşetlere hem uçukluğuyla hayranlığımıza doymuyor! Gaga geçen hafta bir İngiliz televizyonuna verdiği röportajdaI would rather die than have my fans not see me in a pair of high heels. I would never give up my wigs and hats for anything,” demiş ve hayranlarının onu yüksek topukları, perukları ya da şapkaları olmadan yani normal bir kıyafetle görmesindense ölmeyi tercih ettiğini belirtmişti.

O zaman düşündüm, benim ölsem de giymeyeceklerim var mı? Evet!

*Kürk*

*Topuklu spor ayakkabı*

*Şalvar pantolon*

bir de UGG kapımdan giremez:))

Peki ya siz? “Ölsem de giymem” dediğiniz bir şey var mı hanımlar, yoksa moda söz konusuysa büyük konuşmayanlardan mısınız, böyle bir mini anket yapalım mı? Yorumlarınızı bekliyorum:)

| MART AYI !

Mart ayı resmen bizimle oyun oynuyor hanımlar! Protesto ediyorum, Don Quixote oluyorum, savaş açıyorum!

Sen önce cemreleri birbiri ardına düşür, güneşi güldür, kışı başından kışlamak derdindeki bünyeyi coştur…Coşan bünye yaz geliyor yaz geliyor diye sevinirken bir yandan da yazın giyecek hiç birşeyi olmadığının(!) farkına varsın, soluğu binbir AVMde alsın, butiklere koşsun pırıl pırıl güneşin altında, sonra bi baksın, rafların yarısı hala indirim rafı millet 10-15 parçayla kuyrukta, bir kısmı ise bindirim rafı bir parçası bile ateş pahası! Bir dilemma, bir dilemma, saf mısın salak mısın herkes indirimli alıyor diyen melekle, yarın yaz gelecek ne giyecen kızım diyen şeytan iğneleyip dursun. Bu arada kataloglarda iç geçirip baktıgın yeni koleksiyonun %10u bilemedin %20si ancak raflara gelmiş olsun, hadi aldın ya sonra daha cicisi gelirse, hadi onu da aldın, ya o ekstre yanlış(!) ellere geçerse!?#@\ !?!

Yine de bu ihtimali derinlere gömer yeni aldıklarınla kafanda binbir styling coşa koşa eve gidersin ayna karşısında denersin! İşte illaki o günün ertesi Mart’ın kazma kürek yaktıran kısmı olur, yeniden yağmur hatta alaycılığı iyice üstündeyse kar yağar! Hava buz gibi soğur, kış geri dönmüştür! Bunda anneanneyle girişilmiş Hüseyin Rahmi tadında nasihatlere ısrarla kulak tıkamanın payı da olabilir.

Ve bu psikolojik çöküşe Freudyen yaklaşır da çocukluğuma inersem, evet evet bunun en büyük suçlusu sensin dört mevsim panosu!!

Ay her mevsim ayrı güzel şekerim” diyecek yaşıma daha bi 35-40 sene olduğundan buradan haykırıyorum: “hayır en güzel mevsim güneşli günlerle dolu yaaaaaaz!”.

| 8 MART!

Bugün 8 Mart Dünya Kadınlar günü, styleboomu okuyan biricik hanımlarımın bu değerli gününü kutluyorum, bugüne ve bu yazıya güzel başlamanız için Piyale Madra’nın kapısını çaldım:))

Ama…Ama yine de biliyoruzki bugün Carrefour ya da Migros’larda avantajlı fiyatlar, mobil opertörünüzden gelen mesajlar, belediye başkanlarından kapıya asılan karanfiller, butiklerden gelen çılgınca indirim haberleri için değil; bu gün ezilen, dövülen, hakkı verilmeyen, tacize uğrayan, ayrımcılığa tabi tutulan, karşı cinsin psikolojik ve fiziksel baskısına maruz kalan kadınlar için, onlar bir tek bugün hatırlansın diye değil, bugünden itibaren onlar için bir şeyler yapmayanlar da bir şeyler yapmaya başlasın diye. Bu gün esaslı, hakikatli, emekçi, doğanın en büyük mucizesi kadının kardeşlerine dönmesi gereken gün; eğitim ya da kadın yardım STK’larına katılın hanımlar, mutlaka kız çocuklarına ve o kızların annelerine el uzatın, o kadar zaman almıyor, o kadar paraya mal olmuyor, bir telefon ya da mailinize hasretle ve hararetle dönüyorlar, kucak açabilmeniz için kucaklarını açıyorlar. Yoksa şöyle saçmalayan bakanların eline kaldı bu kadınlar, bu Amerikalı güçlü ve muhafazakar Cumhuriyetçi kadın imajı özentisi, bu ağzından çıkanı kulağı duymamak, bu kafasının içi toz tutmuş yaratık, bu gaflet, bu sorumsuzluk karşısında şaşkınım ama yalnız olmayacağım! Ve hepinizi çok seviyorum!

“…Ümmü K.’nin suçu neydi? 33 yasinda kocasini tarafindan bogazi kesilerek öldürülenÜmmü K.’nın suçu çok sık banyo yapmasıydı. Daha 18 yaşında olan Esra erkek arkadaşıyla telefonda konuştuğu için erkek kardeşi tarafından öldürüldü. Kocası Leyla Karaca’yı kahvaltıyı geç hazırladığı için oğullarının gözü önünde bezle boğarak öldürdü. Diyarbakır’da F.T otobüs firmasında hostes olarak çalışmaya başlayınca resmi nikahsız eşinin ağabeyi tarafından kurşun yağmuruna tutuldu ve ….”

[Kaynak:radikal, ankara life e-dergi, hurriyet]

| VOGUE TURKIYE 55 | Benim VOGUE’um…

For English version please click here

Ben VOGUE’umu çok sevdim, yıllardır Türkiye’ye gelsin diye beklediğimden, haberi aldığımdan bu yana gün saydığımdan “objektif” olmadığım sanılmasın!! Gerçekten de dolu dolu, kopyalanmamış, şaşırtan, eskileri hatırlatan, yenilerden haber veren, bambaşka, özgün bir VOGUE günlerdir elimdeki. Hani bu tarz dergileri elinize alınca ilk önce hızlı hızlı fotoğraflara bakarsınız ya, bir tembellik anı, spor salonunda dinlenme saati, belki seyahat ya da kumsalda geçirilecek zaman lazımdır her köşesini okumak için, bu öyle değil, resimlere bakayım diye açtığınızda kapağı bir başlığa takılıveriyorsunuz, köşedeki bir kelimeyle heyecanlanıyorsunuz, hatıralarınızı tetikleyecek bir isme rastlıyorsunuz ve başlıyorsunuz okumaya, vakit bulduğunuzda değil vakit yaratarak.

Bir çokları için kapak ilk sayı için yeterli görünmedi, evet çok sade ve gösterişsiz ama aynı zamanda klas ve elegan, dergiyi aç ve keşfet diyor model. Pastel renkleri ve Jessica Stam’in muzip bakışı, fonu aydınlatan muhteşem teni ve saçları, ve bir tutam mutluluk rengi ile bence çok güzel. Ve tabii onu bir usta çekmiş, Patrick Demarchelier.

İlk olarak aralıksız 96 sayfalık reklamlar başlıyor, büyük destek; dergi, reklam açısından sorun yaşayacağa benzemiyor, başarılı VOGUE’ların %50lik reklam oranını tutturmuş söylendiği kadarıyla. Hızlı hızlı editörün notuna geçiyorum, diğerlerinden farklı, Seda Domaniç’in bir fotoğrafı yok, onu anlatan kitapların ve kalemlerin, masasının fotoğrafı var yerinde. Editör’ün Notunu beğeniyorum, çünkü içten, çünkü VOGUE’un başına geçtiğinden bu yana kendisi hakkında konuşulanlara da samimiyetle cevap vermiş, çünkü heyecanlı ve öğreniyor olduğunu itiraf etmiş. VOGUE’un etkinliğini çok çok başka bir pencereden nasıl gördüğünü anlatmış, ki ben özellikle o kısmı çok beğendim.

Tarihe ve modaya neredeyse aynı oranda düşkün olduğumdan, Zeki Müren’li “Kıyafet Inkılabı” ve Türk modasının ölümsüz ustalarının eski eskiz ve modellerinden yola çıkarak yeni tasarımcılarla yeniden yorumlanan “Zaman Makinesi” bölümlerine bayılıyorum. Bir de tabii VOGUE’un yıllar içinde Türkiye’de yaptığı moda çekimlerine ayrılan arşiv sayfalarına, Nemrut’da Tanrıların kucağında 60’ların modası, semazenler arasında uçuşan etekler, saray halılarına sarmalanmış Linda Evangelista. Zeki Müren’in inanılmaz kostümlerinin tasarımcısı, hikayesi, onlara nasıl isimler verdiğini okumak heyecan verici, bir çiçekten, bir güfteden, bir su damlasından esinlenip de kendine kostümler hazırlaması, ve özellikle son gecesinde yani yıllar yıllar önce kostümlerinden birine “Milenyum” adını vermesi beni büyülüyor. Kalkıp fizzy’den “Şimdi Uzaklardasın…” şarkısını çalıyorum. Fevziye Kamer, Vural Gökçaylı, Yıldırım Mayruk eskizlerinden yaratılan yepyeni tasarımlardan en çok Simay Bülbül atölyesinde hazırlananı beğeniyorum, ama hepsi eskiye selam duruken nasıl da yepyeni.

En beğendiğim editöryallerden biri “Oyun Başlasın”…Styling çok güzel üstelik gayet satın alınabilir parçalardan oluşturulmuş, ilham veren fotoğraflar. Diğer favorim İstanbul’un bulunmaz mekanlarında Rahmi Koç Müzesi’nde, Sirkeci Garı’nda, Santral’de yapılan couture çekimler, burada balonların süslediği ve ayakkabıların saçıldığı karelere hayran kalıyorum!



Diğer favorim Mardin’de geçen “Batılı Göçmen”, yabancı sanat yönetmenleri Türkiyeliliği nasıl yakalayacak, buradaki kaosu, karmaşayı, etnik sentezi nasıl süzecek endişelerine gülüyorum, benim için Mardin’de bir evin bir göz odasında üstündeki dantelli, nakışlı örtüyle masada duran telefon yeterli, yanıbaşında GIVENCHY içinde bir model. Tüm beğenilerim Emre Doğru ve Mary Fellowes’a çıkıyor.


Tüm dünyada eski süpermodeller yeniden zirveye tırmanmışken, bizim eski süpermodellerimize de VOGUE Bodrum’da Çingeneler Zamanı’nı yaşatıyor. Çekimler puslu, ve sanki Begüm Özbek hariç hepsi birbirine benzemiş, artık eş ve anne olmuş bütünleşmiş başka bir dünyaya geçmişler.

Ve tabii hayran olduklarım, Yıldırım Türker’in kalemi ve Sezen’in büyülü notuyla Ferzan Özpetek ve kucağında oyuncak bebeği ile Ricardo Tisci’li sayfalar, onların içi dışı.


Bir blogger olarak kocaman BLOG puntosunun altında Garance Doreyi görüyorum, VOGUE bize de yüzünü dönüyor, ne güzel.

[Görseller: Vogue Turkiye Mart 2010]

Toplam 8 sayfa, 8. sayfa gösteriliyor.12345678