Kategori arşivi: Manu Atelier

| MBFWI 2. Gün ve İzlenimler

feedan manu atelier cagdas yoldas

MBFWI’nin 2. gününe çok tesadüfen rastladığım, izini sürerken marka adından dolayı kesin Türk bir tasarımcı dediğim, ama Azeri olduğunu öğrendiğim ve sonunda L’appart’da rastadığım New York merkezli bir tasarımcının kıyafeti ile katıldım: Fee.Dan . Tranoi benim çok sıkı takip ettiğim bir fuardır, oradan paylaşılan görsellere bakarken rastladım Fee.Dan markasına, daha sonra burada blogda kendisine daha geniş yer vermek istiyorum ama şimdilik size de takibe almanızı öneriyorum çünkü genç, yeni, yetenekli!

Gelelim #mbfwi ‘den ikinci gün izlenimlerine. devamini oku

| Mixo

mixo restaurant

Ben öyle kolay kolay hasta olan biri değilimdir, olacağımı hissedersem de hemen gerekli önlemleri alıp savaşa girişirim:) Ama eğer olursam, işte o zaman çok fena! İki seksen devrilirim:) Yılbaşından bir kaç gün önce canım cicim Ayşegül’cüğüm Martı Istanbul Hotel’in girişinde yer alan Mixo Restaurant’da çok özenerek ve keyifle hazırlandığı bir yılbaşı yemeğine beni de davet etmişti. Söz vermişim, bir sürü arkadaşım orada, çok eğlenceli olacak kesin, ama ben nasıl hastayım nasıl! Yine de kalktım gittim:) Gittim ama o enfes masadan ne yediğimi anladım, ne içtiğimi, ne de sahnede yerini alan harika caz grubundan dinlediğimi. Burun tıkalı, tat alma duygusu sıfır, kulaklar uğulduyor, herkes Mixo’nun iddiali şaraplarından hmmm, owww, owemciiii sesleri eşliğinde tadarken ben ballı ıhlamur içiyorum:) O zaman dedim ki benim buraya yeniden gelmem şart! Bi kere o kağıtta kalamar denen şeyle sözleştim!

İşte bu post sözümü tuttuğum günden:) Özberk sömestr tatiline çıkmadan önceki geleneksel öğle yemeği yiyelim, tatil sonrası planları yapalım, biraz da kaynatalım (hep çalışacak değiliz ya) buluşmamız için Mixo’da buluştuk, ama keşke akşam buluşsaymışız çok sıkı bir Küba gecesine hazırlık yapılıyordu. Neyse gelelim ben ne giymişime, ve spor hocamın da gözlerini yaşartacak şekilde ben ne yemişime:) devamini oku

| Wanted

vepa62 jessica simpson gulnur gunes

Çok çok çok uzun süre arayıp da bulamadığın şeyden tam ümidi kestiğinde (bu “o doğru adam”ı bulmak için de geçerli :)) pat diye karşına çıkar, sen de o karşılaşmada hazırlıksızsındır ya da şüphecisindir ya artık. Kendi muhakemenden de pek emin olamadığından eşe dosta sorar, hatta fotoğrafını yollar bir cevap beklersin, aslında “evet” demelerini, onaylamalarını istersin hani.  O kadar da aramıştın, işte buldun, daha niye bekliyorsun derken bir yandan, bir yandan da aramaya alışageldiğinden bulmuş olmak fikrini anlaman zaman alır.  devamini oku

| Pocahontas

pocahontas 00

Bu başlığı aslında ben değil benim çok sevgili illustratör arkadaşım Cansu Ciga koymuştu bu fotoğrafı gördüğünde. Pocahontas… Hepimizin özellikle de şarkılarına hayran olduğumuz Disney çizgi filmi, tarihin bir güzel çarpıtıldığı, emperyalin yine altı okka edildiği,  Pocahontas’ın dramının yanına bile yaklaşılmadığı o tatlı çizgi filmcik. Üzerinden yüzyıllar da geçse hala dünyayı sömürmeye doyamayanlar olması ne acı; hani insan yıllar geçtikçe, yaş aldıkça, hayatı gördükçe kavgayı bırakır ya, durulur, elindekiyle yetinmeyi bilir, fanilik kendini hissettirir de huzuru hiçbir şeylere değişemez olur ya; devletler neden böyle olamıyor? Yüzyıllar da geçse kavgaya, elindekiyle yetinemeyip komşununkine saldırmaya; insanın, hayvanın, havanın, suyun zerresini dahi  sömürmeye hep devam ediyor, sadece silahlar değişiyor. Önce mızrak, sonra top tüfek, şimdi teknoloji. Bir 10 Kasım’ı sadece O’nun diktiği ve bizim sahip çıkamadığımız ağaçların değil, yenilerinin de yası ile anıyoruz. Yine.

Önce 3-5 ağaç için şu hezeyana bak denmişti, sonra resmi rakamlara göre 300bine yakın ağaç gitti, bitmedi, gelişelim diye bir 6 bin de şuradan gitti. Topla topla nereye kadar toplasak, her eşittir işareti konduğunda nasıl derin derin nefes alsak da yaşasak? Bir ağaç tüm yaşanmışlığıyla “benden bu kadar” deyip, köklerinin üstüne biraz abanıp kendini toprağa bırakmadan, o toprağı öpüp orada kedi köpeklere gölge, filizlere sürgün, bana şu pozu vereyim diye fon olmadan devrilmese keşke. Keşke dedikleri gibi “gidenler (misli ile) yerine gelebilse”. Keşke. devamini oku

| Prizma

besign jewellery boncuk bilezik

Günaydın! Havalar buz mavi oldu ama bakınız ben yaz mavi başlıyorum haftaya:) Giymek istediğim tek şeyin pijama üstüne çektiğim çoraplar, dev hırkalar, kollarını parmaklarımın ucuna dek sündürdüğüm üstler olduğunu düşünürsek, bu havalara yaraşır kombinler yaratmama daha çok var. İki gündür kota ve bota, üstüne attığım bir pançoya talim ediyorum. Tek rengim şu mavi boncuklu Besign bileziğim; onu hiç hiç hiç çıkarmıyorum artık, enerjisini seviyorum:) Hem üstünde “7″ yazıyor, benim uğurlu sayım!

Bilemiyorum Paris Fashion Week ile birlikte Tranoi’yi takipte misiniz ama bu fuarda bizim Türk tasarımcılar yine döktürüyor:) Özellikle genç tasarımcılarımız aksesuardan giyime yepyeni ve arzu edilir parçaları ile çok konuşuluyor, çok gurur verici, dahası çok ümit verici! Bu eteğim de yeni dönem genç tasarımcılardan birine, Fulya İlkmen‘e ait: özellikle desen ve kat çalışmalarını instagramından takip edin, hayran olacaksınız.  devamini oku

| Haylaz

omzu açık bluz modelleri, omuzu açık bluz trendi, off-shoulder top, etnik takılar, etnik gümüş takı, tom ford güneş gözlükleri, manu atelier, manu çanta, besign jewellery, deri ve gümüş bileklik modelleri, özberk baz

Sonbaharın en çok bir anda esip geçiveren püfür püfür rüzgarını seviyorum ben, yoksa sonbahar benim için kış geliyor felaket tellalından fazlası değil. Şu günlerde , ansızın ayağına bir kaç kuru yaprak takılan, sabah erken ve akşam geç saatlerde baya üşüten, yanına bir triko almadan çıkmadığın yazın son demleri, sonbaharın romantik yalancısını yaşıyorken gündüz vakti hala bembeyaz, hala yaz yaz giyinebiliyoruz. Ama işte o rüzgar yok  mu, hani küçükken okul servisinden inerken yakalandığın ve pileli eteğini kafana geçirdiği için bütün servise utandığın şu haylaz rüzgar! Büyüsen de seni yakalar! Tam çok yanmışken bir anda ortaya çıkıp saçını dağıtır hatta rujuna yapıştığından yanağını pembe bir çizgi bırakarak yalar geçer, bluzunu paraşüt gibi şişirip gövdende oynaşır, o üşüme hissi üşümek kadar kötü değildir, sanki Bozcaada’nın denizine atlamak gibidir; yani öyle gönüllü üşürsün, öyle sevinçle. İşte ben sonbaharın en çok o bir anda esip geçiveren püfür püfür rüzgarını severim.

Tabii tam deklanşöre basacakken saçların birbirine karışıp yüzünde cirit attığı anlardan sebep Özberk ne kadar sever bilmem:) devamini oku

| Naif

berrin eser bluz building akmerkez

Bu bluzun rengi bu yazının sebebi, bir de ayakkabıların deseni:)

Küçük sahil kasabalarında gün erkenden fırından ekmekle, sabah kumsala ilk ayak basan olmanın tadına varmakla, kimi akşamlar gün batımını kimsesizce, kimi akşamlar eş dost çekirdek çitleyerek seyretmekle, uzun yürüyüşlerle, bir gün köpüren dalgalar öteki gün sessiz sakin deniz dibiyle, marketten değil bakkaldan aldığın erzakla, ilk uyananın çayı koymasıyla, okeye dördüncü bulmakta hiç güçlük çekmeyişle, sebzeyi meyveyi oranın köylüsünden almakla, reçelli lor, tomat, hıyar ve darıyla, bir verandadan diğer verandaya komşuculuk oynamakla geçip gider. Ve sırf bu naifliği 1 hafta bilemedin 10 gün tadabilmek için biz oturduğumuz evlerde, çalıştığımız işlerde, yaşadığımız şehirlerde nasıl da hoyratız. Bu ne yaman çelişki değil mi?

Bir sonraki yaz maskelerimizi atıp, ruhlarımızı yeniden tazeleyebilmek üzere istila ettiğimiz kasabalardan eve dönerken vedalarımız nasıl da hüzünlü, içten içe dönmek istemeyişimiz nasıl da haklıdır. Ama döneriz. Ev dediğimiz şehirlere. Neyse ki ben bir kaç gün daha buradayım:) devamini oku

Toplam 2 sayfa, 1. sayfa gösteriliyor.12