Kategori arşivi: Uncategorized

| Rıza |

KÜÇÜĞÜN RIZASI

Dilimizde bazı kelimelerin pek çok anlamı vardır; 18 Kasım itibariyle “Rıza” kelimesi onlardan biri oldu, rıza artık sapkınlık demek, rıza artık adaletsizlik demek, rıza artık cendere demek, rıza artık meşru tecavüz, taciz, istismar demek, rıza artık önce kendi sonra devlet babası tarafından hoştlanmak demek, rıza artık yeni Türkiye demek, rıza artık istatistik bile olamamak demek. Kadınlar, çocuklar, kızlar, oğlanlar için rıza artık görünmezlik demek. Bir kelime ne çok anlam taşıyor, ne çok böceğe kuytu, ne çok zorbaya kalkan, ne çok sapığa ahlak oluyor. RIZA GÖSTERMİYORUM çürümüş,kokuşmuş, adi, ahlaksız zihniyetinize. Bu zihniyete rıza gösterdiğiniz için en büyük acıları çekmenizi diliyorum tüm kalbim, ruhum, beynim, hücrelerimle.

Hepimizi nefrete davet ediyorum, nefret etmeye, tiksinmeye, iğrenmeye, mide bulantısına, bi koşu lavaboya kadar gidip kusmaya, bu olanları YUTAMAMAYA davet ediyorum. Aha, vaha, duaya, umuda, ilahi adalete, bizim yamuk adalate değil hepimizi KUSMAYA davet ediyorum. Keşke kusarak bünyemizden atabilseydik, ama bunları hazmetmemizi isteyecekler biliyorsunuz! Tecavüz meş-ru-laş-tı-rı-la-maz. devamini oku

| MBFWI SS17 | 1. Günün Ardından

mbfwi sudi etuz 3

Mercedes-Benz Fashion Week Istanbul’un 3. gününü de bitirip bu saatlerde klavye başında hem kendimi hem sizi moda haftasının ilk gününe götürmek niyetindeyim. Çok sevdiğim, son dönem favorim Sudi Etuz tasarımı içinde ilk defile için Zorlu PSM değil de Pera Palas’ın nefis ambiyansı içinde buldum kendimi. O dakikaya kadar kapanan yollar, enerji kongresi, ilerlemeyen trafikle başlayan can sıkıcı sabah, o dakikadan sonra LUG VON SIGA’nın İlkbahar/Yaz 2017 koleksiyonu için yaratılan bu ambiyansla sona erdi. Bu postta ilk günkü defilelerden notlarım ve yine en sonda ben ne giydim kısmı var:)  devamini oku

| Izdırap |

guernica

12 Ekim’de şöyle yazmışım, onun üzerine bilmem kaçıncı kez vurulduk, öldük, mahvolduk. Yeter demek de yetmedi, yetmiyor.

Picasso’nun kendi gerçekliği bize çoğunlukla uzak gelse de, pek çok resmini belki hiç anlayamasak ve gözlerimizi kısıp kısıp defalarca bakarak anlamlandırmaya çalışsak da içlerinden biri var ki her gören istisnasız aynı şeyi görüyor: bir katliamı. Izdırabın soyut biçmli somut tarifini kusursuzca ve yürek parçalarcasına tasvir ediyor. Bizim Cumartesimizi, bizim kanla beslenen pazarlıklara ait geçmişimizi, bizim faili meçhul cesetlerimizi, bizim çocuklarımızın parçalara ayrılan bedenlerini, bizim “barış”amamızı, katledilip duruşumuzu tasvir ediyor. 1937de yapılan bu resim 2015 senesinde hala bizi tasvir ediyor.

Biraz umut edebilir miyim? Bilmiyorum. Boş beyaz bir kanvas hayal edebilir miyim çocuklarımız için? Bilmiyorum. Tek bildiğim  artık “bir”lik olur muyuz bilmem de “bir” kişi olarak daha çok kişi için daha çok şey yapmam gerektiği. Tek bildiğim “bir”araya gelelim diye beklemektense “bir” başıma daha çok çocuk için daha çok yardımda bulunmam gerektiği.  Çünkü ben evrene 1 olarak yaptığım/yapacağım herşeyin seni de kapsayacağına, senin 1 olarak yaptıklarının da beni kapsayacağına ve sonunda milyonları kapsayacağımıza inanıyorum. Çünkü ben şuna inanıyorum:

“… dolayısıyla hepimiz bağlantılıyız; biyolojik olarak birbirimizle, kimyasal olarak dünyayla ve atomsal olarak da evrenin geri kalanıyla. bu harika bir şey. bu beni gülümsetiyor ve aslında sonunda kendimi oldukça büyük hissetmeme sebep oluyor. evrenden daha iyi olduğumuz için değil, onun bir parçası olduğumuz için. biz evrenin içerisindeyiz ve o da bizim içimizde. “(*) devamini oku

| Vlog: Görmelisin || The Art of Banksy

art of banksy

Youtube kanalımda yeni bir seriyi, ve o serinin ilk bölümünü müjdelemek istiyorum:) Bundan böyle elimden geldiğince ve elbette izin de alabildiğim sürece sizi kültür/sanat ekseninde sergi, etkinlik ve performanslara da götürmeye, “görmelisin” dediklerimi kendimce anlatmaya çalışacağım. İlk durağım Global Karaköy’de yer alan ve çok ama çok etkileyici olan “The Art of Banksy” sergisi oldu. Videoyu yazının devamında bulabilirsiniz.

Bir önceki videoma da burada yer vermemiştim. Onu da hatırlatayım: saçlarımı nasıl kestiriyorum, nasıl bakıyorum ve nasıl şekil veriyorum hakkında uzuun uzun konuştum; favori ürünlerimi paylaştım.

Şimdilik her Pazar akşamı 1 video koymaya çalışıyorum, yeni videolardan haberdar olmak için kanalıma abone olmayı unutmayın, ama daha önemlisi yorumlarınızı ve video önerilerinizi esirgemeyin:) devamini oku

| Temas

guernica

Picasso’nun kendi gerçekliği bize çoğunlukla uzak gelse de, pek çok resmini belki hiç anlayamasak ve gözlerimizi kısıp kısıp defalarca bakarak anlamlandırmaya çalışsak da içlerinden biri var ki her gören istisnasız aynı şeyi görüyor: bir katliamı. Izdırabın soyut biçmli somut tarifini kusursuzca ve yürek parçalarcasına tasvir ediyor. Bizim Cumartesimizi, bizim kanla beslenen pazarlıklara ait geçmişimizi, bizim faili meçhul cesetlerimizi, bizim çocuklarımızın parçalara ayrılan bedenlerini, bizim “barış”amamızı, katledilip duruşumuzu tasvir ediyor. 1937de yapılan bu resim 2015 senesinde hala bizi tasvir ediyor.

Biraz umut edebilir miyim? Bilmiyorum. Boş beyaz bir kanvas hayal edebilir miyim çocuklarımız için? Bilmiyorum. Tek bildiğim  artık “bir”lik olur muyuz bilmem de “bir” kişi olarak daha çok kişi için daha çok şey yapmam gerektiği. Tek bildiğim “bir”araya gelelim diye beklemektense “bir” başıma daha çok çocuk için daha çok yardımda bulunmam gerektiği.  Çünkü ben evrene 1 olarak yaptığım/yapacağım herşeyin seni de kapsayacağına, senin 1 olarak yaptıklarının da beni kapsayacağına ve sonunda milyonları kapsayacağımıza inanıyorum. Çünkü ben şuna inanıyorum:

“… dolayısıyla hepimiz bağlantılıyız; biyolojik olarak birbirimizle, kimyasal olarak dünyayla ve atomsal olarak da evrenin geri kalanıyla. bu harika bir şey. bu beni gülümsetiyor ve aslında sonunda kendimi oldukça büyük hissetmeme sebep oluyor. evrenden daha iyi olduğumuz için değil, onun bir parçası olduğumuz için. biz evrenin içerisindeyiz ve o da bizim içimizde. “(*) devamini oku

| Cennet

Hiç yazasım yok, ama yazmalıyım ki çığlık çığlığa ağlamayayım (ve yazık ki ilk kez böyle hissetmiyorum)
Çok mühim bir sebebim olmasa hiç yaşayasım bile yok, ama yaşayıp gidiyorum (ve yazık ki ilk kez böyle hissetmiyorum)
Hiç yaz bitmesin diyesim bile yok, çünkü zaten içim kışa döndü; sanki daha da filizlenmez, sürgün vermez, sulasan da kendine gelmez bir bitkisel hayata geçti.
Derken bebeğimin sesi gelince kulağıma, hepsini bir kaç saatliğine de olsa unuttum
Sonra unuttuğum için kendimden bir tiksinti, bir iğrenme; işte senin mahvoluşun bu kadarcık ve buna güvenerek yapıyor bunları yapanlar diye kendi üstüme üstüme yüklenme!

Bir annenin artık hiç “düt düüt” diye oyuncak arabaları sürüyormuş taklidi yapamayacağını düşünüp düşünüp bir türlü bunu düşünmekten kendimi alamama,

Şu halime bak

Sen de bak elinde sümükten yer kalmamış evirdiğin çevirdiğin mendiline, bir çocuk eşittir bir sümüklü mendil çünkü dünyanın bu düzeninde

Kaç ölü bizi ağlatır, kaç ölü biraz yüreğimizi sızlatır, kaç ölü yarın unutulur, kaç ölünün bir haftalık oluru vardır, kaç ölü olursa yılda bir anılır, kaç ölü kaç kaç kaç? Kaçamıyorum. Kaç çocuksuz anne ve kaç annesiz çocuk ve kaç  “can” canından olunca oh be tamam der bu işin tüccarları?

Katiller bizi de suçlara ortak edip yüklerini omuzlarımıza yüklediler, vicdansizlıklarını vicdanlarımıza bıçak bıçak sokup acı eşiğimizi bile yükselttiler. Kaç ölü bizi ağlatır?

Biz de hayat gailesinin dalgaları arasına karışan gözyaşı damlacıklarimizi kendi yavrularımıza çaktırmadan döküp bir başka yöne yüzümüzü dönüyoruz, yine de bir küçük el yüzümü kendine çevirip “yooldu anne” diyor; yooldu?  Bilmiyorum ki oğlum, acaba “insan” neden insan oldu? Acaba bir karış toprak bizim olsa daha iyi olur diyenler neden bilemediler o topraklar 2 yaşındaki Ali’nin 5 yaşındaki Zeliha’nın 0 yaşındaki adı annesinde saklı yavrunundu.

Gerçekten ne yapabilirim, yapabilirsin düşünüp düşünüp kendimi ölsem de kurtulsam noktasında buluyorum, üstümden gürül gürül sular geçsin hatta bir müddet nefes dahi alamayayım temizleneyim aklanayım diyorum. Çünkü ne zaman daha iyiydi, daha kardeşdi,daha mutluydu şu insanoğlu ben hatırlamıyorum. Kaza değil, kader değil, vade değil, hak değil bu.

Ve ben hayatıma devam ediyorum

Sen de , değil mi? Süt bitmiş, çıkıp al. Araba çalışmadı, söyleneyim. Sürpriz parti planlamış arkadaşlar, eğlen. Arkadaşımın en önemli günü, gidip yanında olayım.

Tarih yazmasa bile, belki bir gün,  günahlarını itiraf ettikçe rahatlayan bir ülke menşeili bir filmde oğlum bunları görecek olursa bana sorsun istiyorum “anne peki sen ne yapmıştın, sizler ne yapmıştınız o zaman?” diye, ben de utanayım, başım önümden kalkamasın, en sevdiğim varlığın karşısında yerin dibine geçeyim is-te-mi-yo-rum (ama hakkım bu). Oysa yerin yedi kat dibini zaten yaşıyoruz. Hala cennet-cehennem masalına inanan varsa bir silkelensin de kendine gelsin çünkü cehennem burası: bir annenin yüreği, bir bebeğin memesizliği, çocukların ölü anne babalarının başında açlıktan kırılışı, aklı giden annelerin bebeklerini uyuyor sanıp mezara koyamayışı, bir dedenin çaresizliği, bir babanın çatısız kalışı cehennem ve CENNET diye bir şey zaten YOK!

NOT: Ama burada bir cennet için çabalamak mümkün (yıldızlı olanlar mülteciler özelinde çalışıyor ama hepsi her daim destek gereken dernekler, birini seçmek onlardan çok size iyi gelecek).

Project-Lift*

Darüşşafaka

Hayata Destek*

Kardeşini Seç

Sığınmacılar ve Göçmenlerle dayanışma Derneği

Tegv

Tofd

Umut Çocukları Derneği

Give-a-hand Help*

Lösev

| Another Fairy Tale

gamze saraçoğlu 10 yıl couture

Yılın son düğünü belki de benim düğünümden sonra benim için en özel düğündü. Bana kardeş kadar can bir Azeri prensesini pek yakışıklı bir damatla evlendirdik Ankara’da. Hani şu sizlerle birlikte hep beraber Instagram’dan olsun, Periscope’dan olsun gelinlik aradığımız; birlikte hazırlandığımız düğün bu bahsettiğim. Düğün mekanı gri ağırlıklı olduğundan sarı bir elbise için dönüp dolaşırken Gamze Saraçoğlu’nun bu lila şahanesine vuruldum.

Onca telaşımızı böyle güzelce sonlandırmak çok keyifliydi; ama daha keyifli olanı 1 geceliğine de olsa Ankara’ya adım atmak, Ankara’yı solumak, harika bir otelde değil ODTÜ’de lojmanda kalmak, nostaljiye boğulmak, Ankara’da dostlarla bir yuvarlak masanın etrafına doluşmak, dönüş yolunda burnunun direği ile sessiz bir anlaşma yapmaktı.  Sanki hala en iyi bildiğim bana en tanıdık gelen yer. Her ne kadar artık evim burası olsa, bebeğimi kucağıma burada alsam, akşam oh be diye bu evin bu kapısından da girsem Ankara benim hala “yuvam”; çocukluğum, gençliğim, ilk aşklarım, ilk kızgınlıklarım, mahallelim, komşularım, ODTÜm, Kıtır’ım, Cult’ım, Gölge’m, hocalarım, dostlarım,  en büyük iyilikleri de gördüğüm, hayata dair aldığım en büyük dersleri de aldığım okulum, Ankara’m. Seni hayır İstanbul ile kıyaslayıp küçümsemiyorum; 150km hızla Ankara tabelasını vınn diye geçtiğim o ilk an “burası da köy gibi” yaa demiyorum; çünkü seni  seviyorum-hala-. devamini oku

Toplam 13 sayfa, 2. sayfa gösteriliyor.12345678910...