merve odabasi planet quilt

Styleboom’u uzun süredir takip edenler zaman zaman özellikle yolun başında ve gelecek vaad eden genç tasarımcıları bulmayı, takip etmeyi ve onları sizlerle nefis fotoğraflar ve benim bakış açımdan bir hikaye ile buluşturmayı çok sevdiğimi bilirler. İşte bu postta adını sık sık duyacağımızdan emin olduğum çok yetenekli bir tasarımcının, Merve Odabaşı‘nın, 23. Koza yarışmasında 1.lik ödülünü kucakladığı “Yorgan” isimli koleksiyonuna yaptığımız editöryal çekimle karşınızdayız.

Devam etmeden önce minicik ama atom karınca enerjisine sahip #teamstyleboom ekibime saatler süren böylesi produksiyonları heyecan ve keyifle gerçekleştirmeme yardımcı oldukları için kocaman teşekkür etmek istiyorum öncelikle.

Merve Odabaşı burada önemli kısmını göreceğiniz bu ödüllü koleksiyonunda Türk kültüründe önemli bir yeri olan ve Osmanlı dönemine kadar dayanan bir sanattan ilham alıyor; unutulmaya yüz tutmuş, kabartmalı desenleri ve canlı renkleri ile muazzam  bir el sanatı olan Yorgan’dan. Ben bu koleksiyonu “Planet Quilt” ismini verdiğim bir fantastik hikaye ile süslemeye karar verdim. Gelecekten, uzaydan ya da bir başka şimdiki zamandan bu anın içine düşen kahramanımızın onu koruyan kabuğu yorganı aslında. Bizim dünyamıza ya da bizim anımıza alışıp adapte olduğunda kabuğunu atıyor ve o kabuktan kendine rahat ve sıcak bir yaşam alanı yaratıyor.

Merve Odabaşı‘nın bu koleksiyonunu, nostaljik el yapımı yorganların tasarımlarını, desenlerini ve motiflerini giysi tasarımına taşıdığı çağdaş bir ‘oversize sporty couture’ şeklinde tanımlayabiliriz.

Şimdi sözü Özberk’in fotoğrafları eşliğinde Merve Odabaşı’na bırakıyorum.

devamini oku

wicked witch of the west

Oz Büyücüsü’nü bilmeyenimiz var mı? Filmini izlemeyen ya da kitabını okumayan, bir kez olsun Dorothy’nin kırmızı simli ayakkabılarından istemeyen? Sanırım yok:) Çünkü sanırım hepimiz hep hikayelerin “yalnızca bir tarafı”nı sever, dinler ya da biliriz. Olaylar diğerinin gözünden nasıl görünür, o diğeri hiç merak dahi etmeyiz, önemsemeyiz, hatta çoğunlukla bilmek de istemeyiz.

Bu kıyafetimle çekim yaparken kendime fon yaptığım ağacın sarmal dalları ile şakacıktan büyücü bir cadı pozu verdiğim o an size bu kitaptan bahsetmeyi kafama koymuştum: “The Wicked: Witch of the West. ” Gregory Maguire isimli bir yazarın hikayeyi bir de diğer taraftan dinlesenize dediği kitabı Wicked serisinin ilki.  Oz Büyücüsü’nde Dorothy, bir anda ortaya çıkan esrarengiz Batının Kötü Cadısı’nı eriterek yenmişti. Bu cadı ne de kötüydü? Peki aslında o kadar da kötü müydü, sahi kötülük nedir diye giriyor işe Maguire. Bu kitapta Oz artık hiç de Oz Büyücüsü’ndeki gibi değil, o saftorik Teneke Adam bile öyle değil. Bizim Batı’nın Kötü Cadısı bildiğimiz kadın ise henüz bir küçük kız çocuğu ve hep yanlış anlaşılan bir küçük kız çocuğu. Müthiş alegorilerle ilerleyen kitabı bitirmek çok kolay değil ama içindeki zekaya hayran olmadan duramayacağınızı garanti ederim:) Felsefe de var, mizah da var, politika da var, yüzleşme de var. Kısacası bu kitaptan sonra Dorothy’ci değil cadıcı olacaksınız:p Ben okuduğumda kitabın henüz Türkçesi yoktu, ama çoktandır Türkçesi de varmış, çeviri hali nasıldır hiç fikrim yok, onu da siz bana anlatın mutlaka!

devamini oku

nyfw cover

NY Moda Haftası’ndan burada son bahsedişimiz bazı şüpheler ve bolca soru ile doluydu. Ama gördük kü ne NY ne de NY Moda Haftası olağanüstü değişikliklere rağmen “cool”luğundan bir şey kaybetmedi. Hem resmi moda haftası hem Milk tarafındaki alternatif MADE moda haftası şehri ve haliyle tüm dünyayı moda, stil, yeni trendler, sokak stili, front row haberleri ile donattı. Senenin en keyifli dönemlerinden biri olan moda haftaları dönemi şu an Londra Moda Haftası ile devam ededursun, biz NY’da çok konuşulan, çok öne çıkan haberler ve önemli olaylara bir göz atalım. Tabii bizim moda haftamızın haberini de vermeden geçmeyelim: Mercedes-Benz Fashion Week Istanbul da 12-17 Ekim tarihlerinde bu defa yine yepyeni yerinde bizi bekliyor olacak.

NYFW bu sene ilk defa tarihi mekanında yani Lincoln Center’da gerçekleşmedi, şov ve sunumlar midtown ve downtown New York arasında mekik dokuttu, trafikten defilelere geciken gecikene, koşturan koşturanaydı; çoğu defile NYFW’in yeni yeri olarak ilan edilen iki Skylight binasında gerçekleşti.

devamini oku

beste gürel sweatshirt 00

Bugün güzel, bugün umutlu, bugün hayalci, bugün iyi olsun dileyerek başlayayım bugüne. O kadar kirlendik ki çılgınca yağan yağmurlarla yıkandık hissine kapılan bir ben miyim?!

Yazdan bunalıp sonbahara güzelleme yapanlarla başım hoş değil! Ne yani yazın kitap okuyamıyor, battaniye olmasın da pike olsun altına girip film izleyemiyor, camın arkasına geçip süt ve kek saati yapamıyor mu insan? Şakır şakır yağmur altında geçen bu sonbahar romantizmi ancak şu kişilere iyi gelir: iş güç mesai derdi olmayana, araba ya da kamusal araç olsun yağmurda çile çekmeyene, ODTÜ öğrencisine (şahsen sonbaharın en güzel yaşandığı yer canım okulum:)), okul başladığı için annelere:p

Ben sonbaharı sevmiyorum, daha doğrusu şehirde sonbaharı sevmiyorum! Ama sonbaharın getirdiği tek bir şeye bayılıyorum: yenilenmeye! Dalından kopan yapraklara bakıp zorla tutunduğun ama kopup gitmen gerektiğini bildiğin dal ile ya da zorla tuttuğun ve aslında artık kopup gitmesini istediğin yaprak ile vedalaşmak; yağmurlarla arınan yeni bir ruh ve bedenle yola koyulmak. Benim için sonbahar bu demek. Ve o yüzden de zor demek.

Benim gibi aklı hala yazda olanlarla devam edelim posta, çünkü yaz yaz bir günden geliyor. 

devamini oku
| Cennet

Hiç yazasım yok, ama yazmalıyım ki çığlık çığlığa ağlamayayım (ve yazık ki ilk kez böyle hissetmiyorum)
Çok mühim bir sebebim olmasa hiç yaşayasım bile yok, ama yaşayıp gidiyorum (ve yazık ki ilk kez böyle hissetmiyorum)
Hiç yaz bitmesin diyesim bile yok, çünkü zaten içim kışa döndü; sanki daha da filizlenmez, sürgün vermez, sulasan da kendine gelmez bir bitkisel hayata geçti.
Derken bebeğimin sesi gelince kulağıma, hepsini bir kaç saatliğine de olsa unuttum
Sonra unuttuğum için kendimden bir tiksinti, bir iğrenme; işte senin mahvoluşun bu kadarcık ve buna güvenerek yapıyor bunları yapanlar diye kendi üstüme üstüme yüklenme!

Bir annenin artık hiç “düt düüt” diye oyuncak arabaları sürüyormuş taklidi yapamayacağını düşünüp düşünüp bir türlü bunu düşünmekten kendimi alamama,

Şu halime bak

Sen de bak elinde sümükten yer kalmamış evirdiğin çevirdiğin mendiline, bir çocuk eşittir bir sümüklü mendil çünkü dünyanın bu düzeninde

Kaç ölü bizi ağlatır, kaç ölü biraz yüreğimizi sızlatır, kaç ölü yarın unutulur, kaç ölünün bir haftalık oluru vardır, kaç ölü olursa yılda bir anılır, kaç ölü kaç kaç kaç? Kaçamıyorum. Kaç çocuksuz anne ve kaç annesiz çocuk ve kaç  “can” canından olunca oh be tamam der bu işin tüccarları?

Katiller bizi de suçlara ortak edip yüklerini omuzlarımıza yüklediler, vicdansizlıklarını vicdanlarımıza bıçak bıçak sokup acı eşiğimizi bile yükselttiler. Kaç ölü bizi ağlatır?

Biz de hayat gailesinin dalgaları arasına karışan gözyaşı damlacıklarimizi kendi yavrularımıza çaktırmadan döküp bir başka yöne yüzümüzü dönüyoruz, yine de bir küçük el yüzümü kendine çevirip “yooldu anne” diyor; yooldu?  Bilmiyorum ki oğlum, acaba “insan” neden insan oldu? Acaba bir karış toprak bizim olsa daha iyi olur diyenler neden bilemediler o topraklar 2 yaşındaki Ali’nin 5 yaşındaki Zeliha’nın 0 yaşındaki adı annesinde saklı yavrunundu.

Gerçekten ne yapabilirim, yapabilirsin düşünüp düşünüp kendimi ölsem de kurtulsam noktasında buluyorum, üstümden gürül gürül sular geçsin hatta bir müddet nefes dahi alamayayım temizleneyim aklanayım diyorum. Çünkü ne zaman daha iyiydi, daha kardeşdi,daha mutluydu şu insanoğlu ben hatırlamıyorum. Kaza değil, kader değil, vade değil, hak değil bu.

Ve ben hayatıma devam ediyorum

Sen de , değil mi? Süt bitmiş, çıkıp al. Araba çalışmadı, söyleneyim. Sürpriz parti planlamış arkadaşlar, eğlen. Arkadaşımın en önemli günü, gidip yanında olayım.

Tarih yazmasa bile, belki bir gün,  günahlarını itiraf ettikçe rahatlayan bir ülke menşeili bir filmde oğlum bunları görecek olursa bana sorsun istiyorum “anne peki sen ne yapmıştın, sizler ne yapmıştınız o zaman?” diye, ben de utanayım, başım önümden kalkamasın, en sevdiğim varlığın karşısında yerin dibine geçeyim is-te-mi-yo-rum (ama hakkım bu). Oysa yerin yedi kat dibini zaten yaşıyoruz. Hala cennet-cehennem masalına inanan varsa bir silkelensin de kendine gelsin çünkü cehennem burası: bir annenin yüreği, bir bebeğin memesizliği, çocukların ölü anne babalarının başında açlıktan kırılışı, aklı giden annelerin bebeklerini uyuyor sanıp mezara koyamayışı, bir dedenin çaresizliği, bir babanın çatısız kalışı cehennem ve CENNET diye bir şey zaten YOK!

NOT: Ama burada bir cennet için çabalamak mümkün (yıldızlı olanlar mülteciler özelinde çalışıyor ama hepsi her daim destek gereken dernekler, birini seçmek onlardan çok size iyi gelecek).

Project-Lift*

Darüşşafaka

Hayata Destek*

Kardeşini Seç

Sığınmacılar ve Göçmenlerle dayanışma Derneği

Tegv

Tofd

Umut Çocukları Derneği

Give-a-hand Help*

Lösev

devamini oku

orla kiely 01

Çok çok uzun yıllar önce, günlerden bir gün  Londra’da başı boş ve aheste geziniyorken ve yolumu Covent Garden’a düşürmüşken uzaktan bri vitrin bana göz kırptı; ah ama o ne davetkar, nasıl da tam benlik bir göz kırpmaydı! Kıyefetler, dekorasyon, yastıklar, çantalar ve daha da önemlisi desenler ve renkler! Anthropologie gibi içinde her şeyin en cicisini ama 60′larda donmuş kalmışca retrosunu; Jonathan Adler gibi renk ve desen cümbüşünü grafik desenlerin net çizgiler ve tekrarlarla yaratılmışlarını bir arada sunan, müthiş keyifli bir “yaşam stili”nin içine seni çeken Orla Kiely’nin vitriniydi bu ♥

Sanırım işin tek acı tarafı fiyat etiketleri idi:) O gün bugündür her koleksiyondan kendime parçalar, koltuğuma kırlentler, masama fincanlar seçtiğim bu markayı Obsessed köşeme yerleştirdim işte. 

devamini oku

gamze saraçoğlu 10 yıl couture

Yılın son düğünü belki de benim düğünümden sonra benim için en özel düğündü. Bana kardeş kadar can bir Azeri prensesini pek yakışıklı bir damatla evlendirdik Ankara’da. Hani şu sizlerle birlikte hep beraber Instagram’dan olsun, Periscope’dan olsun gelinlik aradığımız; birlikte hazırlandığımız düğün bu bahsettiğim. Düğün mekanı gri ağırlıklı olduğundan sarı bir elbise için dönüp dolaşırken Gamze Saraçoğlu’nun bu lila şahanesine vuruldum.

Onca telaşımızı böyle güzelce sonlandırmak çok keyifliydi; ama daha keyifli olanı 1 geceliğine de olsa Ankara’ya adım atmak, Ankara’yı solumak, harika bir otelde değil ODTÜ’de lojmanda kalmak, nostaljiye boğulmak, Ankara’da dostlarla bir yuvarlak masanın etrafına doluşmak, dönüş yolunda burnunun direği ile sessiz bir anlaşma yapmaktı.  Sanki hala en iyi bildiğim bana en tanıdık gelen yer. Her ne kadar artık evim burası olsa, bebeğimi kucağıma burada alsam, akşam oh be diye bu evin bu kapısından da girsem Ankara benim hala “yuvam”; çocukluğum, gençliğim, ilk aşklarım, ilk kızgınlıklarım, mahallelim, komşularım, ODTÜm, Kıtır’ım, Cult’ım, Gölge’m, hocalarım, dostlarım,  en büyük iyilikleri de gördüğüm, hayata dair aldığım en büyük dersleri de aldığım okulum, Ankara’m. Seni hayır İstanbul ile kıyaslayıp küçümsemiyorum; 150km hızla Ankara tabelasını vınn diye geçtiğim o ilk an “burası da köy gibi” yaa demiyorum; çünkü seni  seviyorum-hala-.

devamini oku
Toplam 320 sayfa, 20. sayfa gösteriliyor.İlk...10...16171819202122232425...4050607080...

gunaydin pabucu gunaydin pabucu gunaydin pabucu